Etiket arşivi: Mülteci

Solcu olmak neydi?

Dün yayımladığım “İKİYÜZLÜ HEM DE AHLAKSIZ” yazısını[i]  pek çok sosyal medya platformunda ve üye olduğum Facebook gruplarının bazılarında paylaştım. Yazılarımın tümünü “herkese açık” olarak yayımlasam da genellikle “nezih” ve mürekkep yalamış kişilerin daha fazla olduğu gruplarda paylaşılıyor. Yazılarım çoğu zaman ortalama köşe yazılarından daha uzun ve dili daha “çetrefilli” olduğundan eğitim düzeyi çok düşük, okuma alışkanlığı olmayan kişiler zaten okumuyorlar beni. Bu nedenle yazılarıma çok densiz, saldırgan, faşist yorumlar ya gelmiyor ya da ender oluyor.

Bu sefer böyle olmadı; kimisi doğrudan yazdığım bloga, kimisi de sosyal medya ortamlarında ya da özel mesajla olmak üzere çok sayıda nefret diliyle bezenmiş yorumla karşılaştım. Üstelik bu yorumların hemen hepsi kendisini siyasi yelpazenin solunda tanımlayan, görüşleri iktidarla aynı çizgide olmayan ve öğretim düzeyleri yüksek denebilecek kişilerden geliyordu. Kendisini saklama gereği duymadan, mülteciler için “hepsi gebersin” diyenlerin ve bu tür yorumlara muhteşem işareti koyanların sayısı ürkütücü boyuttaydı. “Irkçı değilim ama, insan yaşamı elbette önemli ama, iyi ama, insanlar eşit olmalı ama, haklısınız ama” şeklindeki yorumlar ve bu yorumlara gelen beğeniler taşıdıkları nefreti saklamayı başaramıyorlardı. “Sizinle aynı görüşte olmayan herkesi ahlaksız ilan etmişsiniz” şeklindeki yorum sahibinin eğitimci oluşunu idrak etmekte zorlandığımı söylemek zorundayım.

Sabahtan beri Selvi Boylu Al Yazmalım filmindeki Asya’nın “sevgi neydi?” demesi gibi “solcu, sosyal demokrat, sosyalist olmak neydi?” diyerek düşünüyorum. “Ülkelerinden kaçıp bize sığınacaklarına vatanları uğruna ölsünler” şeklinde dile getirilen fikriyat siyasi yelpazenin en sağına aittir. Siyasetin sol yanında yer alanlar, yaşanan mülteci sorununu sınırlar, ülkeler, vatan, ırk, milliyet üzerinden okumaz. Solcular, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını ezilen, sömürülen, zulme uğrayan tüm insanlar ve hatta tüm canlılar açısından eleştirir, yorumlar. Bu bakış açısına getirilen her “ama” sizi solcu, sosyal demokrat ve sosyalist olmaktan çıkarır ve…

Mülteci sorunu yaşadığımız coğrafyada “solculuk” dersinin final sınavına dönüştü. Sınavda çakanlar çok oldu, umarım “kurtarma sınavı” yapılır da geçer not almayı başarırlar.

 

 

[i]  https://doganalpdemir.com/2018/10/16/ikiyuzlu-hem-de-ahlaksiz/

Seçim hayhuyunda gözümüzden kaçanlar

20 Haziran gününü ardımızda bıraktık, günlük yaşamın hayhuyu ve seçim tartışmalarının çığırışları arasında geldi geçti. 20 Haziran gününün sıradan bir gün gibi göründüğüne bakmayın, fevkaladenin fevkinden bir gündür. Siz belki “öf aman” diyeceksiniz, “seçimlere 3 gün kalmışken geçmiş, gitmiş bir güne geri mi gideceğiz” diye söyleneceksiniz ama ben sizi birkaç gün geriye değil, 72 yıl öncesine götüreceğim. Şunu bilmeliyiz ki 20 Haziran 1946 tarihimizde çok önemli bir gündür. Aklınız alıyor mu, bu tarih Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin Şefik Hüsnü[i]’nün öncülüğünde kuruluşunun 72. yıldönümü. Türk siyasi hayatının en kısa ömürlü partilerinden biridir Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi. Kuruluşundan altı ay sonra, partinin “komünist mefkûreye[ii]” sahip olduğu iddia edildi ve kapatıldı. Kapatılmakla da kalınmayıp içlerinde Şefik Hüsnü’nün de olduğu partinin 43 kurucusu tutuklandı. Bu Şefik Hüsnü, nasıl desem, acayip bir adam, hem meslektaşım hem de ucundan bucağından memleketlim[iii]de olsa yazmadan edemeyeceğim. Düşünün şimdi, 1912 yılında Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitiriyor. Paris’e yerleşip paşalar gibi hekimlik yapıp oturaklı, şaşaalı bir hayat süreceğine tutup ülkesine, İstanbul’a geliyor. 1912- 1918 yılları arasında Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Birinci Dünya Savaşı’nın envaı türünden cephesinde askeri hekim olarak görev yapıyor. Savaş yılları bitince aklını başına devşirip işine, mesleğine baksa ya, olur mu, kafasını “idealist” fikirlerle doldurmuş bir kere. Tutuyor 1919 yılında Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın (TİÇSF) kurucuları arasında yer alıyor, o da yetmiyor genel sekreterliğini üstleniyor. TİÇSF, ulusal kurtuluş savaşına destek verme kararı alıyor, TBMM’ne destek amacıyla SSCB ve Lenin nezdinde girişimlerde bulunuyor. Nedir, savaştan sonra, 1925 yılında Şeyh Sait isyanının patlamasıyla beraber ünlü Takrir-i Sükun Kanunu yayınlanıyor, İstiklal Mahkemeleri kuruluyor, isyana destek olduğu gerekçesi ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılıyor. Ne alakası varsa, muhtemelen fırsat bu fırsattır diyerek Şefik Hüsnü’nün başında bulunduğu TİÇSF de kapatılıyor, Şefik Hüsnü de hapishaneyi boyluyor. Lafı uzatmanın gereği yok, kolayca tahmin edebileceğiniz gibi hayatı parti örgütlemek, dergi çıkarmak, yazı yazmak ve cezaevine girip çıkmakla geçiyor. O derece ki ülkemiz hapishaneleri de yetmiyor Şefik Hüsnü’ye, 1933 yılında gittiği Almanya’da Nazilerle de dalaşıyor ve Alman cezaevlerini de tanımak fırsatı buluyor. Unutmadan, İkinci Dünya Savaşı yıllarında (1941-1943) yeniden askere alınıyor ve iki yıl daha askeri hekimlik yapıyor. Şefik Hüsnü 1959 yılında yaşı nedeniyle cezaevinden salıverildikten iki yıl sonra sürgünde bulunduğu Manisa’da vefat ediyor.

Bitmedi, 20 Haziran’ı ardımızda bırakırken bugünün Dünya Mülteciler Günü olduğunu hatırlamadan, hatta haberimiz bile olmadan hayatımıza devam ettik. 20 Haziran günü dünyanın dört köşe bucağında mülteciliğin, mültecilerin sorunları üzerine etkinlikler, gösteriler, protesto eylemleri gerçekleştirildi, bizim ülkemiz hariç. Çünkü bildiğiniz gibi ülkemizde hiç mülteci bulunmuyor. Sarkastiklik olsun diye yazmıyorum bunu, sahiden de mülteci yok ülkemizde. O yüzden Dünya Mülteciler Günü bizi hiç ilgilendirmiyor. “Dört milyon Suriyeli, bilmem ne kadar Afganistanlı var ülkemizde” diyorsunuz, diyorsunuz ama onlar mülteci değil ki, sığınmacı. Ülkemiz yasalarına göre Suriye’den veya diğer Ortadoğu ve Asya ülkelerinden gelenler mülteci statüsüne sahip değiller. Bir gün Dünya Sığınmacılar Günü diye “bişi” icat ederlerse ne âlâ, yoksa yok.

Bizim ülkemizde “mülteci yok” ama birkaç bin mülteciye ev sahipliği yapan ülkeler bile bu konuda ah vah edip duruyorlar. Haklılar! Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, mültecilere ilişkin sorunlar birkaç on yıl ve/veya birkaç kuşak sonra katlanarak büyümektedir. Çünkü mültecilik bir grup insanın bir bölgeden diğer bölgeye göç etmesinden ibaret değil, ulaştıkları bölgeye kendi ülkelerini de götürüyorlar, üstelik geldikleri ülkenin en bağnaz, tutucu, muhafazakâr yanlarını taşıyorlar yanlarında. Gittikleri yerlerde de toplumun/bölgenin en ırkçı, faşist kesimlerinin keskin tepkisiyle karşılaşıyorlar. Örneğin İtalya “biz Avrupa’nın paspası olmayacağız” diyerek göçmen teknelerini kara sularına bile sokmuyor.

Mülteci (pardon sığınmacı) sayısında Türkiye, Dünya rekorunu elinde tutuyorsa da konunun ülkemizdeki tartışılma düzeyi “Biz çağırmadık, gitsinler” minvalinde devam ediyor. Ülkemizdeki “mülteci” sorununa ait toplumun yaygın argümanlarını ve düzeysizliğini biraz “egzajere ederek” yazacağım size. Bakalım tanıdık gelecek mi?

  • “Bildiğiniz gibi bütün bu sığınmacılar ülkemizin plajlarında “nargile içmek için gelmiş” bulunuyorlar. Nargile ve tömbeki satışları patlamış durumda, plajlardaki sığınmacılara nargile yetiştiremez haldeyiz.
  • Hepiniz biliyorsunuz, biliyorsunuz ama hatırlatayım diyorum. Bu Suriyeliler, Afganistanlılar ülkemizde yan gelip yatıyorlar, ekmek elden su gölden, ceplerinde para, altlarında araba, keyifleri keka. Hastanelerde sıra beklemiyorlar, elektrik suya para ödemiyorlar, üniversitelere sınavsız giriyorlar, lokantalarda yiyip içip “reyiz ödesin” deyip gidiyorlar.
  • Bu kadarla kalsa yine iyi, ülkemizi kerhaneye çevirdiler, habire sevişiyorlar, tavşan gibi ürüyorlar. Arkadaşın eniştesi söylemiş, içtikleri nargilenin tütününe viagra karıştırıyorlarmış, anladınız siz onu.
  • Bu Suriyeliler kızlarını satıyorlar, gencecik kızları yaşlı başlı adamlara pazarlıyorlar. Aklınızın bir kenarında bulunsun, bizim valide geçen ay sizlere ömür, babamız sekseninde ama dinç maşallah, ona helal süt emmiş, gariban, kimi kimsesi olmayan, 20 yaşını geçmemiş bir kız arıyoruz. Aracılık yapan olursa onu da görürüz. Maksat bir gariban kıza yardım etmek, yanlış anlaşılmasın sakın.
  • Eskiden bizim ülkemizde yoktu böyle işler, kızlarımız okuyor, çalışıyor, eşlerini kendi seçiyordu; hep bu sığınmacılardan geldi bize bu rezillikler. Bizim gül gibi ülkemizi ne hale getirdiler, her türden melanet onlarda, kavşaklarda dilenme, fuhuş, hırsızlık, cinayet, çocuk kaçırma, tecavüz, pedofili, uyuşturucu, bonzai; bilmezdik biz bunları, hepsi onlardan geldi bize.
  • Bir de sığınmacı diyorlar bunlara, güya ülkelerinde savaş var diye gelmişler, yalan, külliyen yalan, bayramlarda ülkelerine gidiyorlar, savaştan kaçsalar gidebilirler mi, gidemezler.
  • Bu sığınmacıların hepsi hırsız. Bizim amcaoğlunun sanayide dükkânı var, iki genç Suriyeli aldı yanına, maksat yardım olsun, sabah sekizden akşamın onuna kadar çalışıyorlardı, üç öğün yemek üstüne de helalinden ayda beş yüz lira veriyordu bunlara amcaoğlu. Sen bunlara bunca iyilik et, iş ver, ne yapmışlar dersiniz, kasadaki yedi yüz lirayı alıp kaçmışlar. Nankör bunlar nankör; amcaoğlu çok sinirlendi, bulsa kör bıçakla keser bu hırsızları. Şimdi yine Suriyeli eleman arıyor, biz yufka yürekliyizdir, maksat iyilik olsun.
  • Hem sonra bunların binlercesine gizlice oy verdireceklermiş, “biz reyizden başkasını bilmeyiz” diyorlarmış, gitti 80 yıllık cumhuriyetimiz gitti. Bu mesajı 30 kişiye gönderirseniz 1 gb internet hediyesi geliyor, bana geldi.”
  • Bizim parti iktidara gelince bütün bu Suriyelileri geri göndereceğiz![iv]

Dünya Mülteciler Günü kendini göstermeden, sessizce geçip gitti. 72 yaşında sürgünde ölen Dr. Şefik Hüsnü’nün kurduğu Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin 72. yıldönümünü de hatırlamadan, anmadan geçirdik.  Darısı gelecek senenin 20 Haziran’ına.

 

 

Dipnotlar

 

[i]Tam adı Şefik Hüsnü Deymer

[ii]Mefkûre: Ülkü, ideal.

[iii]Selanik

[iv]Suriyeli sığınmacılar üzerine daha önce yazıp yayınladığım şu yazımı da okumanızı öneririm: https://doganalpdemir.com/2017/07/09/suriyeli-hamile-kadini-kaciran-tecavuz-eden-olduren-katilleri-kim-azmettirdi/

Suriyeli hamile kadını kaçıran, tecavüz eden, öldüren katilleri kim azmettirdi?

Suriyeli hamile bir kadın evi basılarak kaçırılıyor. Yanında 10 aylık da bir bebek var. Kadına tecavüz ediliyor; 10 aylık bebek boğularak, hamile kadın başı taşla ezilerek öldürülüyor.

Hemen söyleyeyim, katiller Suriyeli değil. Eğer tersi olsaydı, yani katiller Suriyeli olsaydı ne olurdu sizce. Söylemeye dilim varmıyor ama sosyal medya “idam istiyoruz, Suriyelileri istemiyoruz” cayırtılarıyla inler, ülkenin dört yanında “Suriyeli karşıtı” gösteriler yapılır, savunmasız yakalanan Suriyeli mülteciler çok ciddi saldırılara uğrardı.

Türkiye, Suriye İç Savaşı nedeniyle meydana gelen mülteci krizini doğru yönetememiş, mültecileri siyasi rant ve uluslararası politika malzemesi olarak görmüştür. Dünyanın hiçbir yerinde bir ülke nüfusunun % 5′ i büyüklüğünde bir kitle, o ülkeye monte ettirilmeye, içinde eritilmeye çalışılamaz. Böyle bir politikanın tehlikeleri “insan hakları, hümanizm, din kardeşlerimiz, geleneksel misafirperverlik” mavallarıyla örtülemez, nitekim örtülememiştir. Farklı sağlık, eğitim, kültür, sosyal gereksinim, kültür, dil, gelenekten gelen insan topluluklarının doğal yollardan ve kendiliğinden birbirine uyum sağlayacaklarını sanmak veya savunmak saf dillilikten öte bir aymazlık hatta art niyet taşır.

Üç milyonluk bir nüfusu göçe zorlayan bir savaşın yükü, sınır komşuluğundan öte hukuku olmayan bir ülkenin, Türkiye’nin sırtına yüklenmiştir. Oysa sorun küreseldir ve çözüm küresel çapta aranmış olmalıydı. Özcesi şudur; sorunun sebepleri, boyutları, emperyalizmin Ali-Cengiz oyunları ne olursa olsun, ülkemize can havliyle sığınan mültecileri günah keçisi ilan etmek en hafif deyimiyle ırkçılıktır.

Bilmek için müneccim olmaya gerek yok, bugün trafik ışıklarında dilenen 6- 12 yaş çocuklar, on yıl sonra boğazlarına kadar uyuşturucu ticaretine, fuhuşa, hırsızlık ve cinayet şebekelerine batmış olacaklar. Nedir, Alman Neonazilerinin “Turken Raus” veya “Auslander Raus” sloganlarının analoğu olan “Suriyelileri istemiyoruz” zırıltısı, önümüzdeki yıllarda başımıza gelecek olan şiddet dalgasını önlemediği gibi daha da arttıracaktır. Toplumbilimin kuralları şaşmaz bir ibre gibi aynı noktayı işaret eder: Nefret dili ve şiddet aynı kaynaktan beslenir ve biri diğerinin varoluş nedenidir.

Önce sosyal medyada başladı; “Suriyeli gençler üniversitelere sınavsız giriyor, hastanelerde özel hasta olarak bakılıyor, ilaç katkı payı vermiyorlar, ülkelerinde savaştan kaçtılar bizim ülkemizin deniz kenarlarında keyif sürüyorlar, Türk vatandaşı kimliği aldılar ve oy kullanıyorlar, hepsine bilmem kaç bin lira para veriliyor, kadınları taciz ediyor/hırsızlık yapıyorlar.”  Arkasını ırkçılığa dayayan nefret dili, doyma merkezi tahrip olmuş bir etobura benzer. Yiyecek bitinceye veya yemekten patlayıncaya kadar yemeyi sürdürür. Suriyeli kadınlar “Allah’ın emriyle” ve imam nikâhıyla satılmaya, Suriyeli çocuklar, erkekler ise ekmek parasına en pis işlerde çalıştırılmaya başlandı. Suriyeli pisti, tembeldi, kokuyordu, her türlü fitne fücur onlardaydı. Alman Neonazilerinin Türkler için uygun gördüğü tüm sıfatlar Suriyeli mülteciler için kullanıldı. Ardından Suriyelilerin oturduğu yerlere fiziksel saldırılar başladı; mahallenin namusunu, terbiyesini, güzelliğini, tertip ve düzenini, kendi halindeliğini “savunan” bıçkın delikanlılar taşlar, sopalar ve ateşle donanmış olarak sahneye çıktılar. Sanatçı, yazar, akademisyen bozuntusu kimilerinin “ülkemde Suriyeli istemiyorum” deyişleriyle ateş büyüdü, sosyal medyada Suriye düşmanı etiketler zirveye yükseldi.

Suriyeli hamile kadını ve yanındaki 10 aylık bebeği kim öldürdü? Ah, yakalandılar demek, suçlarını da itiraf etmişler, ağırlaştırılmış müebbet hapis onları bekliyor değil mi? Sahiden olayların böyle geliştiğine inanıyor musunuz? O zaman bir soru daha soracağım. Katilleri kim azmettirdi? Biliyorsunuzdur, bizim ceza yasamızda azmettiren de suçu işleyenle aynı cezaya çarptırılır. Üzgünüm, azmettirenler hiç yakalanamayacak, aramızda gezmeye devam edecekler. Kim mi onlar, biliyorsunuz, tanıyorsunuz onları. Yakalanan katilleri linç ederek, idamını isteyerek delilleri ortadan kaldırmak isteyenler, “Suriyeli mültecileri istemiyoruz, ülkelerine geri dönsünler, bir elleri balda bir elleri yağda bizim sırtımızdan geçiniyorlar, pisler, kokuyorlar, tembeller, korkaklar, aşağılıklar” diyerek Suriyeli mültecilere cephe alan herkes, hamile kadının ve on aylık bebeğin ölümünden sorumludur, azmettiricisidir. Haddizatında faşizm de, bu azmettirici zihniyetin iktidara gelmiş halidir.

ZUGZWANG

“Şunun şurasında pazartesiye ne kaldı”  diyor ve 11 Temmuz’u yani Dünya Nüfus Günü’nü bekliyordum. Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu yazmak için tam zamanıydı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) her yıl 11 Temmuz günü o yıl için bir tema belirler ve bu temaya yönelik farkındalık yaratmaya çalışır. Yakın geçmişte “yoksulluğun azaltılması ve üreme sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi” ve “kadına yönelik cinsiyet temelli şiddet” temalarını gündeme taşımıştı UNFPA.  2016 yılı için belirlenen tema 13-19 yaş grubunda yer alan “genç kızlara yatırım” olarak belirlenmiş… Hani şu Suriye’den gelen ve seks ticareti için yatırım gözüyle görülen 13-19 yaş kızları kastetmiyorlar elbette. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfası için bile sıradan olan kadın cinayetleri, “doğum kontrolü günahtır” diye buyrulan üreme sağlığı hizmetleri de bu temalara dâhil olmasa gerek. Dedim ya, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu pazartesiye saklamıştım, nedir; Cemil İpekçi ortalığa öyle bir laf kondurdu ki sosyal medya sallandı, sallanıyor.

“Vatanını satıp kaçmış üç milyon uyuzu bize taze kan diye sokuşturmaya çalışanlar var…”

cemil-ipekci-remzi-yi-hayatindan-cikardi-6528966_9377_o

Şimdi sorarım size, bu yazı 11 Temmuz’u nasıl beklesin,  bekleyemezdi, beklemedi.

Aklınca ve malum sebeplerle Cemil İpekçi’ye çok kızanlar, sevmeyenler bile hak vermişler bu sözüne.

“ne laf etmiş öyle.. Birçok kişiden daha adam vallahi.”

“Cemil İpekçi’nin ipne olması söylediği bu sözün doğru olduğu gerçeğini değiştirir mi?”

“Cemil İpekçi’den güzel tespit. Ak troller şu meselede bile ülkenin bir numaralı ibnesi kadar olamadınız”

“Ulan şu erkeğim diye piyasada dolaşan binlerce insandan daha çok erkeksin.”

Örnekler binlerce, İpekçi’ye hak verenler çok; her ne kadar onun Selanik’ten geldiğini iddia edenler veya atalarının 15. Yüzyılda İspanya’dan kaçtığını iddia ederek sözlerini samimiyetsiz bulanlar olsa da ayakta alkışlanmış İpekçi. “Vatanını satıp kaçan” ifadesi hemen her kesimden destek bulmuş. Türklerin asla kaçmayacağını ve son ferdine kadar savaşacağını iddia edenler ile gerçek Müslümanın düşmana sırtına dönmeyeceğini savunanlar el ele vermiş haldeler. Yandaş basın ise İpekçi’nin sözlerini “homoluk” üzerinden analiz etmiş. “Sen nereni sattın homo Cemil” manşetini atan Yeni Akit Gazetesi şu değerlendirmeyi yapıyor.

“Ahlaki değerlerden yoksun kalmış homo Cemil’in Suriye’deki Esed zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan mazlum Müslüman halka ‘Vatanını satmış 3 milyon uyuz’ diyerek saldırması sosyal medyada büyük tepki çekerken ‘Sen nereni sattın uyuz Cemil?’ sorusunu da beraberinde getirdi.”    

Sosyal medyadaki bir mesajın iddiasına göre,  “Biz Türkler vatanımızı bırakıp kaçmaz son kanımıza kadar savaşırdık”  diyenlere Cüneyt Arkın da katılmış.

“Savaştan kaçmış olan bir millete, tarihini savaşarak kanıyla yazmış bir milletin vatandaşlığı verilmez.”

Korkarım bu satırların yazarına IV. Yüzyıldaki Kavimler Göçü ve Hun Türkleri hakkındaki fikri sorulsa alacağımız cevap da “Malkoçoğlu benim” olacaktır.

Sosyal medya, Cemil İpekçi ve Cüneyt Arkın mesajlarıyla yetinir mi dersiniz? Dünya Nüfus Günü’ne günler kala “Suriyeliler gitsin” etiketi Twitter’ın ilk sırasına yerleşmiş; buram buram nefret dili sürünmüş, milliyetçiliğin bacakları ardına saklanmış faşistçilik oyunu gündeme hâkim olmuş durumda.

 “Savaştan kaçmak için değil, rahatça sevişebilmek için gelmişler adeta. İt gibi üremek ve dilenmekten başka vasfı olmayan #Suriyelilergitsin”

“Mülteciyken tavşan gibi üreyen Araplar TC vatandaşı olduğunda Türkler kendine yeni bir vatan aramaya başlasa iyi olur”

“Kendi ülkesine sahip çıkmayan, ne olduğunu bilmedigimiz, Avrupanın defettigi hertarafi cahillik olan ve bizden olmayan #Suriyelilergitsin”

Kanaatim odur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç milyon kişiye vatandaşlık vermeye falan niyeti yok, bir taşla kuş sürüsü avlama peşinde. Belki kalifiye bir minik azınlığa vatandaşlık verilmesi planlanıyor olabilir. Muhtemelen, bu desteksiz açıklama Suriyeli mültecilere bir umut kapısı aralayarak Avrupa’ya gitme isteklerini törpüleme amacı taşıyor, Avrupa ülkeleri daha şimdiden derin bir oh çekmiş olmalı. Gerçi bu şark kurnazlığı uzun süre işe yaramaz, nedir, amaç günü kurtarmak. TC, Avrupa’ya “domuzdan kıl kopartmak kârdır”  muamelesi yaptığını, sağlam pazarlık ettiğini sanıyorsa da elinde kalan bir avuç domuz kılından başka bir şey olmayacak. Nedir, en önemlisi şu; toplumun kendilerinden olmayana duyduğu nefret dili biraz daha bileniyor; hep unutuluyor, faşizm sabah kahvaltısını nefret diliyle yapar.

Bilmeyen kalmamıştır diyorum, bakıyorum hatalı ifadeler sürüyor. Süreci iyi anlamak için birbirinin yerine kullanılan göçmen, mülteci ve sığınmacı kavramlarının doğru bilinmesi oldukça önemli. Türkiye’ye gelen Ortadoğu kökenli kişiler mülteci statüsüne girmiyorlar. Çünkü Türkiye 1951 tarihli Cenevre antlaşmasına “coğrafi sınırlama” ile taraf olduğundan sadece Avrupalıları mülteci statüsüne kabul ediyor. Ya Suriyeliler, onlar misafir veya sığınmacı olarak tanımlanıyor. Türkiye yaptığı bu “ince kurnazlıklar” ile hem Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü arttıracağını umut ediyor hem de bir gün tüm sığınmacıları “evlerine geri gönderebilme”  olanağını elinde tutmak istiyor. Üç milyon sığınmacı karşılığında Avrupa’dan alacağı milyarca Euro’nun hayallerini kuranlara Şair Eşref’in hicivleri gerekli. Emin olun, Eşref, kimin elinde ne kalacağını usulünce anlatırdı.

Peki, ne olacak şimdi? Kendini “ortanın solunda” etiketleyenlerin bile Suriyeliler konusu açıldığında, en yalın haliyle hümanizmin bile altına indikleri, içlerinde uyuyan ırkçı yanlarını açığa çıkardıkları ayan beyan ortada. Aralarında barınan teröristler, her kavşaktaki dilenciler, seks ticareti, uyuşturucu; dünya kurulalı beri olan bütün kötülüklerin müsebbibi Suriyeliler. Onlar giderse müreffeh ve nezih yaşamlarımıza geri döneceğiz. Tabii onları asgari ücretin çok altında, sigortasız çalıştıranlar, 12-13 yaşlarındaki kızlarına sarkanlar ve satmaya çalışanlar, onları can yeleksiz uydurma teknelerle Akdeniz’de boğulmaya terk edenler ve daha niceleri de onlarla birlikte gitmeli. Böyle olmaz, olamaz… Türkiye bu saatten sonra Ortadoğu krizini “çok iyi yönetse” bile, yakın bir gelecekte Suriyelilerin evlerine dönecekleri boş bir hayalden ibaret. Referandum yapılarak hepsinin sınır dışı edilmesini isteyenler de var, bunu isteyen kişiler gerçekte ne istediklerini farkındalar mı acaba. Açıkça yazıyorum, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıya.

Zugzwang, bu sözcüğü bilmeyenler için kısaca açıklayayım; zugzwang bir satranç terimidir: Oyunun herhangi bir aşamasında hamle yapma sırası gelen oyuncunun hamle yapma zorunluluğu nedeniyle oyunu kaybetmesidir. Oyuncu bir hamle yapmak zorundadır ve yapacağı hamle ne olursa olsun oyunu kaybedecektir. Hamle yapmak zorunlu olmasa, mesela “pas” denebilse ve rakibi hamle yapsa, oyunu berabere bitirecek hatta kazanabilecek. Ama yok, tüm seçenekler tükenmiş durumda, hamle yapacak ve oyunu kaybedecek.

DonnyGray1

Geldiğimiz noktada Türkiye zugzwang durumundadır ve sistem içi tüm seçenekler tükenmiş durumdadır. Kanımca, hangi hamle yapılırsa yapılsın, bu hamle hangi sistem partisi eliyle oynanırsa oynansın, oyun kaybedilmiştir, yaşanacak şiddet ve yoksulluk dalgası bu ülkeyi yutacaktır. Çözüm; sistem dışı, düzen dışı seçeneklerde aranmak zorundadır. Sınırların ve sınıfların olmadığı bir düzen hayali, geleceğimizin bağlı olduğu bu satranç tahtasını devirebilir.

Bu yazımı, yollarımızın ayrıldığı bir yazarın, Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde” kitabından bir satır ile noktalıyorum.

“bu sonsuz bir satranç, bu gece ve her gece oynarız.”