Etiket arşivi: Nefret dili

Cemal Cengiz -ŞİİRLİ CUMA

 

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Cemal Cengiz, hakkında ulaşabildiğim tek bilgi Adana Kadirli Bölgesi halk şairlerinden biri olduğudur.

Cemal Cengiz’e ait bulduğum tek şiir “Haksızlara Beddua” adını taşıyor. Şiirin adından da anlaşılacağı üzere şair uğradığı haksızlıklara karşı olan isyanını halk edebiyatında kargış adı verilen bedduasıyla dile getirmiştir. Halk edebiyatımızda kargış türünde şiir yazma geleneğimizin unutulmaya yüz tuttuğunu söylemek hatalı olmaz. Oysa yüzyıllar boyunca Anadolu insanları karşı karşıya geldikleri zulüm, baskı ve haksızlıkları anlatabilmek için halk ozanlarının diliyle sesini duyurmaya çalışmıştır. Kanaatimce halk edebiyatındaki kargış türü, toplumu nefret diline karşı korumuştur[i].

Cemal Cengiz’in “Haksızlara Beddua” şiiri kanımca güncelliğini de güzelliğini de koruyor. Güzel okuyun.

 

HAKSIZLARA BEDDUA

Eğer benim paralarımı kesenler

Bu dünyada tatlı tatlı yemesin

Hakk’a ayan gece gündüz çalıştım

Ben almadım kesenlere kalmasın

 

Yine benim tazeledin yaramı

İnsan hakkı kesilmesi reva mı

Boğazından tutsun kanser veremi

O paralar ona deva olmasın

 

Bu dünya yalandır kimseye kalmaz

Nefsine uyanlar hak hukuk bilmez

El hakkı zehirdir hiç şifa olmaz

Zehirlensin varsın şifa olmasın

 

Yağlı kurşun değsin akmasın kanın

Ölme birdenbire biraz da sürün

El hakkı çok yedin cehennem yerin

Cennet ala senin yüzün görmesin

 

Kestiler bizlere kalmadı para

Bizleri bedava çalıştıranlara

Kaplasın onları irinli yara

Hoca imam cenazesin kılmasın

 

Cemal Cengiz boş ver nasihat olmaz

Her insan helalin değerin bilmez

Çalıp çarpma ile mal senin olmaz

Balsa boş ver olmasa da olmasın”

 

 

KAYNAK

1-      Doğan Kaya, Folklorumuzda Beddua Söyleme Geleneği ve Türk Halk Şiirinde Beddualar, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2001, Sayfa 52-53.

 

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

[i] Kargış türünün toplumu nefret diline karşı koruduğuna ilişkin görüşlerimi bir başka yazımda dile getirmeye çalışacağım.

Domates, Biber, Patlıcan & CHP

GİRİŞ 1

Köşeye sıkıştığında “zevkler ve renkler tartışılmaz” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmayanımız var mıdır? Hiç sanmıyorum! Oysa renkler de zevkler de bal gibi tartışılır çünkü her ikisi de bireylerin eğitim ve donanımına, toplumların kültürel, sosyal, ekonomik gelişmişliğine dayanır ve bu dayanış birey ve toplum bazında ölçülebilir, somut olarak gösterilebilir. Kültürel antropoloji, estetik, toplumbilim, sanat tarihi başta olmak üzere pek çok bilim dalının çalışma alanı bize “tartışılmaz” diye belletilen zevkler ve renklerin didik didik edilerek incelenmesinden oluşur.

KARSU

Karsu Dönmez, 1990 doğumlu, siyasi mülteci olarak Hollanda’ya sığınmış sosyolog bir Türk babanın piyanist ve şarkıcı kızı. Müzik “zevkinizi” bilemem ama Karsu neredeyse on yıldır dünyayı “sallıyor”. Barış Manço’nun “Domates, Biber, Patlıcan[i]”  parçasını Karsu yorumuyla dinlemelisiniz. Frank Sinatra, Charles Aznavour ve daha nice müzik devinin sahne aldığı Carnegie Hall’da üç kez müziğini icra etmiş olması bile onun müzik dünyasında edindiği yer konusunda bir fikir verebilir. Karsu konusunda dikkati çekmek istediğim asıl konu ise şudur: Karsu nasıl yetişti ve nasıl “Karsu” oldu? Geldik “fasulyenin nimetlerine”; Karsu 5-6 yaşında iken piyanoya ilgi duyar, ailesi ona kiralık bir piyano bulur, Karsu 7 yaşına geldiğinde babası araba almak için biriktirdiği parayla bir piyano alır.

Biliyorsunuz değil mi; bireylerin ve toplumların geleceğini tercihler belirler.

maxresdefault

GİRİŞ 2

 Geleceği bilmenin, gelecekten haber vermenin olanaksız olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Binlerce yıldır uğraşıyor homo sapiens; falcılar, müneccimler, büyücüler, şamanlar, astrologlar, üzerinde tanrının, tanrıların izi olduğu düşünülen çocuklar, zihinsel özürlüler, kimi hacı ve hocalar, biliciler eliyle geleceği okumak için çılgınca bir mücadele verilmiş, verilmeye de devam ediyor. Nelerden medet umulmamış ki, kuma atılan kemik parçaları, yıldızların hareketleri, bulutların şekli, kahve fincanındaki şekiller, avuç içindeki çizgiler ve daha niceleri ile umut tacirliği yapılmaya devam ediyor. Toplumların bilimden uzaklaştığı, akıldan umudu kestiği yerde karşımıza hurafelerin çıktığını tarih boyunca gördük, göreceğiz.[ii]

 Muhtemelen, içinde kader, alın yazısı, yazgı, fıtrat sözcükleri geçen cümleler kurmuyor, bu sözcükler yaşamın bir kaçınılmazlığı olarak kullanıldığında da gerim gerim geriliyorsunuzdur. Çok haklısınız. Nedir, yine muhtemeldir ki, fala inanma falsız da kalma diyerek fal bakıp, baktırıyorsunuzdur; hele dostlarla kahve falı nasıl güzel sohbetlere vesile olur. Çoğumuzun fal baktırmaktan hoşlandığı, iyi fal bakan bir “arkadaş” bulduğumuzda kahve fincanını çeviriverdiğimiz sır olmasa gerek. Acaba aklımızın bir yanıyla geleceğin öngörülebildiğini düşünüyor olabilir miyiz? Evet, olabiliriz, çünkü gelecek bilinebilir, daha da doğru olarak ifade etmem gerekirse gelecek öngörülebilir…[iii]

 Lafı eveleyip gevelemeye gerek yok, tüm bilimsel disiplinler az veya çok geleceğe ait bir öngörü geliştirmek zorundadır. Hatta bazı bilim dallarında gelecek öngörüsü ana faaliyet alanı da olabilir. Meteoroloji bilimi, var olan hava koşullarının bilgisine dayanarak geleceğe ilişkin tahminler yürütür, bilimsel gelişmeler doğrultusunda bu tahminlerdeki hata payı azalmaktadır[iv].

 Kişilerin ve toplumların tercihlerini analiz ederek de geleceğe ilişkin doğruya çok yakın öngörülerde bulunmak olasıdır. Dürtü denetim bozukluğu olan ve belinde silah taşıyan bir kişinin cinayet işleyeceğini veya şiddet olaylarına karışacağını öngörmek falcılık değildir. O silaha kolayca ulaşılmasını engelleyemeyen, engellemeyen toplumlarda silahla işlenen suçların artması kaçınılmazdır. Toplumun egemen dili ayrıştırıcı ve nefret diliyle bezeliyse şiddet istatistiklerinin yükseleceğini bilirsiniz. Özcesi, gelecek bugünün içinde saklıdır, şimdinin şartları ve tercihleri geleceği belirler; şartları ve tercihleri iyi yorumlayarak geleceği apaçık görebilirsiniz.

 CHP

Karsu 5-7 yaşında iken babasının araba almak için biriktirdiği parayla kızına piyano alması yaşamsal bir tercihtir. Karsu’nun müzik alanında geldiği zirvenin en önemli sebebi ailesinin bu tercihidir. Karsu’nun alınacak daha çok yolu var, çok çalışmak, çok okumak, eğitimini sürdürmek ve belki en önemlisi şöhret ve parayla olan ilişkisini yönetmek zorunda.  Aksi halde benzer kulvarlarda müzik yapan Aziza Mustafa Zadeh çizgi ve kalitesine bile ulaşması mümkün olmayacaktır[v]. Bundan sonra yapacağı her tercih ona başka bir yaşam yolu ve müzik çizgisi getirecek, izleyip göreceğiz.

Karsu için yapılan/yapılacak tercihler ne denli önemliyse siyasi partiler için de o ölçüde geçerlidir. Siyasi partiler tüzüklerinden, genel başkanlarından, teşkilat şemalarından ibaret değildir. İktidarda oldukları her yönetsel birimdeki kararları ve parti içi örgütsel işleyişlerindeki tercihler, ülke yönetimi için ne yapacaklarının en açık göstergesidir. Bir siyasi partinin, yerel yönetimlerdeki uygulamalarından daha sarih bir ayıraç olması olası değildir.

Ülkemiz hızla 2019 Mart ayında yapılacak seçimlerin sath-ı mailine girdi/giriyor. Sonuna yaklaştığım bu yazıda siyasi partilerin seçim stratejileri vb. üzerine yazmayacağım. Nedir, kısa bir zaman önce sosyal medyada bir anlığına parlayan, az sayıdaki medya organında yer alan bir haberin “geleceği belirleyen tercihler” açısından büyük öneme sahip olduğu kanaatindeyim. Habere ait görsel size yeterince bilgi verecektir[vi]

sıbyan mektebi

Sol Haber, 6 Ekim 2018.

Eminim pek çoğunuz “daha bu ne ki, CHP’nin daha ne arızaları var” diyecektir[vii], haklısınız. Ama bu haber çok önemli. “Muhafazakâr kesimin oyunu alamazsak seçim kazanamayız” zihniyetinin bir ürünü olan bu fotoğraf, CHP’nin siyasal tercihlerinin bir sonucudur ve ülke yönetiminde iktidarın alternatifi olamayacağının delilidir. 4-6 yaş çocuklarına “sıbyan mektebi” açan zihniyetin bu ülkeye sunabileceği aydınlık bir gelecek olamaz. Kendini bu fotoğraf karesine taşıyan “sol ve/veya sosyal demokrat” bir muhalefet partisinin tüm yönetimi istifa edebilmeli, CHP’ye bir kez bile oy vermiş milyonlar ayağa kalkmış olmalıydı.

Çoğunuz gibi ben de şaşırmadım ama üzgünüm.

 

 

 DİPNOTLAR

[i]https://www.youtube.com/watch?v=Ibx_ie9Cqe4

[ii]1258 yılında Moğol Hakanı Hülagü Abbasilerin başkenti Bağdat’ı kuşatır ve istila eder. Değişik kaynakların 200.000 ile 2.000.000 arasında değişen sayıda insanın katledildiğini, kitap sayısı yüzbinlerle ifade edilen ünlü Bağdat kütüphanesinin de yakılıp yıkıldığını duymuş olmalısınız. Yıkılanlar arasındaki önemli binalardan biri de göz hastanesidir. Bağdat’ın istilasından 2 asır sonra göz hastanesinin yıkıntıları üzerinde yetişen bir ağaç, yöre halkı arasında göz hastalıklarına iyi gelen bir şifa kaynağı sayılmış, göz hastaları iyileşmek için ağacın dallarına çaput bağlar olmuştur.

[iii]Akıllı, zeki ve gözlem yeteneği yüksek, yaşam tecrübesi zengin bir fal bakıcısı karşısındaki kişiyi hiç tanımıyor bile olsa giyimi, yürüyüşü, oturuşu, vücut ve saç şekli, ses tonu ve şivesi, fiziksel engelliği, yüzük veya başka aksesuar takıp takmadığına bakarak o  kişi hakkında pek çok bilgi edinebilir. Fal bakan bir de falına bakacağı kişiyle bir girizgâh konuşması yapabildiyse “işlem tamamlandı” demektir.

[iv]Bilim kurgu edebiyatının en büyük dâhilerinden biri olan Isaac Asimov, yazdığı ünlü Vakıf serisi romanlarında Hari Seldon adında bir matematikçiye yer verir. Hari Seldon matematik formülleri kullanarak geleceğin bilinebileceğini ortaya koyar ve geliştirdiği bu bilim dalına Psiko tarih adını verir.  

[v]Şimdi “Aziza Mustafa Zadeh de kim ola?” diye soracaksınız, ben de şuracıkta düşüp bayılacağım. https://www.youtube.com/watch?v=-kZ-83uFW3M

[vi] http://haber.sol.org.tr/toplum/chpli-belediye-baskani-sibyan-mektebi-acti-4-6-yas-kuran-kursu-actik-248727

[vii]CHP’nin bazı siyasi tercihlerindeki arıza bu olaydan çok daha önemli olabilir ama “sıbyan mektebi” konusu ülkemizin içindeki koşullar göz önüne alındığında özel bir yere oturmaktadır.

ZUGZWANG

“Şunun şurasında pazartesiye ne kaldı”  diyor ve 11 Temmuz’u yani Dünya Nüfus Günü’nü bekliyordum. Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu yazmak için tam zamanıydı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) her yıl 11 Temmuz günü o yıl için bir tema belirler ve bu temaya yönelik farkındalık yaratmaya çalışır. Yakın geçmişte “yoksulluğun azaltılması ve üreme sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi” ve “kadına yönelik cinsiyet temelli şiddet” temalarını gündeme taşımıştı UNFPA.  2016 yılı için belirlenen tema 13-19 yaş grubunda yer alan “genç kızlara yatırım” olarak belirlenmiş… Hani şu Suriye’den gelen ve seks ticareti için yatırım gözüyle görülen 13-19 yaş kızları kastetmiyorlar elbette. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfası için bile sıradan olan kadın cinayetleri, “doğum kontrolü günahtır” diye buyrulan üreme sağlığı hizmetleri de bu temalara dâhil olmasa gerek. Dedim ya, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu pazartesiye saklamıştım, nedir; Cemil İpekçi ortalığa öyle bir laf kondurdu ki sosyal medya sallandı, sallanıyor.

“Vatanını satıp kaçmış üç milyon uyuzu bize taze kan diye sokuşturmaya çalışanlar var…”

cemil-ipekci-remzi-yi-hayatindan-cikardi-6528966_9377_o

Şimdi sorarım size, bu yazı 11 Temmuz’u nasıl beklesin,  bekleyemezdi, beklemedi.

Aklınca ve malum sebeplerle Cemil İpekçi’ye çok kızanlar, sevmeyenler bile hak vermişler bu sözüne.

“ne laf etmiş öyle.. Birçok kişiden daha adam vallahi.”

“Cemil İpekçi’nin ipne olması söylediği bu sözün doğru olduğu gerçeğini değiştirir mi?”

“Cemil İpekçi’den güzel tespit. Ak troller şu meselede bile ülkenin bir numaralı ibnesi kadar olamadınız”

“Ulan şu erkeğim diye piyasada dolaşan binlerce insandan daha çok erkeksin.”

Örnekler binlerce, İpekçi’ye hak verenler çok; her ne kadar onun Selanik’ten geldiğini iddia edenler veya atalarının 15. Yüzyılda İspanya’dan kaçtığını iddia ederek sözlerini samimiyetsiz bulanlar olsa da ayakta alkışlanmış İpekçi. “Vatanını satıp kaçan” ifadesi hemen her kesimden destek bulmuş. Türklerin asla kaçmayacağını ve son ferdine kadar savaşacağını iddia edenler ile gerçek Müslümanın düşmana sırtına dönmeyeceğini savunanlar el ele vermiş haldeler. Yandaş basın ise İpekçi’nin sözlerini “homoluk” üzerinden analiz etmiş. “Sen nereni sattın homo Cemil” manşetini atan Yeni Akit Gazetesi şu değerlendirmeyi yapıyor.

“Ahlaki değerlerden yoksun kalmış homo Cemil’in Suriye’deki Esed zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan mazlum Müslüman halka ‘Vatanını satmış 3 milyon uyuz’ diyerek saldırması sosyal medyada büyük tepki çekerken ‘Sen nereni sattın uyuz Cemil?’ sorusunu da beraberinde getirdi.”    

Sosyal medyadaki bir mesajın iddiasına göre,  “Biz Türkler vatanımızı bırakıp kaçmaz son kanımıza kadar savaşırdık”  diyenlere Cüneyt Arkın da katılmış.

“Savaştan kaçmış olan bir millete, tarihini savaşarak kanıyla yazmış bir milletin vatandaşlığı verilmez.”

Korkarım bu satırların yazarına IV. Yüzyıldaki Kavimler Göçü ve Hun Türkleri hakkındaki fikri sorulsa alacağımız cevap da “Malkoçoğlu benim” olacaktır.

Sosyal medya, Cemil İpekçi ve Cüneyt Arkın mesajlarıyla yetinir mi dersiniz? Dünya Nüfus Günü’ne günler kala “Suriyeliler gitsin” etiketi Twitter’ın ilk sırasına yerleşmiş; buram buram nefret dili sürünmüş, milliyetçiliğin bacakları ardına saklanmış faşistçilik oyunu gündeme hâkim olmuş durumda.

 “Savaştan kaçmak için değil, rahatça sevişebilmek için gelmişler adeta. İt gibi üremek ve dilenmekten başka vasfı olmayan #Suriyelilergitsin”

“Mülteciyken tavşan gibi üreyen Araplar TC vatandaşı olduğunda Türkler kendine yeni bir vatan aramaya başlasa iyi olur”

“Kendi ülkesine sahip çıkmayan, ne olduğunu bilmedigimiz, Avrupanın defettigi hertarafi cahillik olan ve bizden olmayan #Suriyelilergitsin”

Kanaatim odur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç milyon kişiye vatandaşlık vermeye falan niyeti yok, bir taşla kuş sürüsü avlama peşinde. Belki kalifiye bir minik azınlığa vatandaşlık verilmesi planlanıyor olabilir. Muhtemelen, bu desteksiz açıklama Suriyeli mültecilere bir umut kapısı aralayarak Avrupa’ya gitme isteklerini törpüleme amacı taşıyor, Avrupa ülkeleri daha şimdiden derin bir oh çekmiş olmalı. Gerçi bu şark kurnazlığı uzun süre işe yaramaz, nedir, amaç günü kurtarmak. TC, Avrupa’ya “domuzdan kıl kopartmak kârdır”  muamelesi yaptığını, sağlam pazarlık ettiğini sanıyorsa da elinde kalan bir avuç domuz kılından başka bir şey olmayacak. Nedir, en önemlisi şu; toplumun kendilerinden olmayana duyduğu nefret dili biraz daha bileniyor; hep unutuluyor, faşizm sabah kahvaltısını nefret diliyle yapar.

Bilmeyen kalmamıştır diyorum, bakıyorum hatalı ifadeler sürüyor. Süreci iyi anlamak için birbirinin yerine kullanılan göçmen, mülteci ve sığınmacı kavramlarının doğru bilinmesi oldukça önemli. Türkiye’ye gelen Ortadoğu kökenli kişiler mülteci statüsüne girmiyorlar. Çünkü Türkiye 1951 tarihli Cenevre antlaşmasına “coğrafi sınırlama” ile taraf olduğundan sadece Avrupalıları mülteci statüsüne kabul ediyor. Ya Suriyeliler, onlar misafir veya sığınmacı olarak tanımlanıyor. Türkiye yaptığı bu “ince kurnazlıklar” ile hem Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü arttıracağını umut ediyor hem de bir gün tüm sığınmacıları “evlerine geri gönderebilme”  olanağını elinde tutmak istiyor. Üç milyon sığınmacı karşılığında Avrupa’dan alacağı milyarca Euro’nun hayallerini kuranlara Şair Eşref’in hicivleri gerekli. Emin olun, Eşref, kimin elinde ne kalacağını usulünce anlatırdı.

Peki, ne olacak şimdi? Kendini “ortanın solunda” etiketleyenlerin bile Suriyeliler konusu açıldığında, en yalın haliyle hümanizmin bile altına indikleri, içlerinde uyuyan ırkçı yanlarını açığa çıkardıkları ayan beyan ortada. Aralarında barınan teröristler, her kavşaktaki dilenciler, seks ticareti, uyuşturucu; dünya kurulalı beri olan bütün kötülüklerin müsebbibi Suriyeliler. Onlar giderse müreffeh ve nezih yaşamlarımıza geri döneceğiz. Tabii onları asgari ücretin çok altında, sigortasız çalıştıranlar, 12-13 yaşlarındaki kızlarına sarkanlar ve satmaya çalışanlar, onları can yeleksiz uydurma teknelerle Akdeniz’de boğulmaya terk edenler ve daha niceleri de onlarla birlikte gitmeli. Böyle olmaz, olamaz… Türkiye bu saatten sonra Ortadoğu krizini “çok iyi yönetse” bile, yakın bir gelecekte Suriyelilerin evlerine dönecekleri boş bir hayalden ibaret. Referandum yapılarak hepsinin sınır dışı edilmesini isteyenler de var, bunu isteyen kişiler gerçekte ne istediklerini farkındalar mı acaba. Açıkça yazıyorum, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıya.

Zugzwang, bu sözcüğü bilmeyenler için kısaca açıklayayım; zugzwang bir satranç terimidir: Oyunun herhangi bir aşamasında hamle yapma sırası gelen oyuncunun hamle yapma zorunluluğu nedeniyle oyunu kaybetmesidir. Oyuncu bir hamle yapmak zorundadır ve yapacağı hamle ne olursa olsun oyunu kaybedecektir. Hamle yapmak zorunlu olmasa, mesela “pas” denebilse ve rakibi hamle yapsa, oyunu berabere bitirecek hatta kazanabilecek. Ama yok, tüm seçenekler tükenmiş durumda, hamle yapacak ve oyunu kaybedecek.

DonnyGray1

Geldiğimiz noktada Türkiye zugzwang durumundadır ve sistem içi tüm seçenekler tükenmiş durumdadır. Kanımca, hangi hamle yapılırsa yapılsın, bu hamle hangi sistem partisi eliyle oynanırsa oynansın, oyun kaybedilmiştir, yaşanacak şiddet ve yoksulluk dalgası bu ülkeyi yutacaktır. Çözüm; sistem dışı, düzen dışı seçeneklerde aranmak zorundadır. Sınırların ve sınıfların olmadığı bir düzen hayali, geleceğimizin bağlı olduğu bu satranç tahtasını devirebilir.

Bu yazımı, yollarımızın ayrıldığı bir yazarın, Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde” kitabından bir satır ile noktalıyorum.

“bu sonsuz bir satranç, bu gece ve her gece oynarız.”

 

 

 

 

KISAS

 

Ne zamandır sosyal medya ahalisi böylesine mutlu olmamıştı, bir sevinç, bir sevinç; milliyetçilerden sosyal demokratlara, paralellerden AKP’lilere, Kürtçülerden ulusalcılara kadar pek çok kişi neredeyse horon tepecek, o denli yani. Tecavüz edildikten sonra hunharca öldürülen Özgecan Aslan’ın katili Suphi Altındöken’in, cezaevinde tabancayla vurularak öldürülmesiydi bunca sevincin sebebi. İddiaya göre cinayet, sahtecilik, suç örgütü kurma suçlarından 50 yıl hapse mahkûm Gültekin Alan, yüksek güvenlikli Adana F tipi cezaevinde “tuvalette bulduğu” tabancayla bir gardiyanı rehin almış, Suphi Altındöken ve babasını vurmuştu. Gardiyanın 2,5 saat boyunca rehin alınması nedeniyle yaralanan baba oğulun hastaneye götürülmesi mümkün olmamış, baba yaralı olarak kurtulmuş, Suphi Altındöken ölmüştü. Günlerdir memleketçe bayram ettiğimiz, zil takıp oynayacak hale geldiğimiz olayın özeti bu. Gelelim detaylara, buyurun, okumaya devam.

Özgecan Aslan, 11 Şubat 2015 tarihinde Suphi Altındöken’in tecavüzüne uğramış, direnince öldürülmüş ve yakılmıştı. Toplumun tepkisi sert olmuştu, sivil toplum örgütlerinin protestoları ve sosyal medyanın “idam istiyoruz” çığlığı gündeme hâkim oldu bir süre. İdam isteyenler, “Sizin kızınızın başına gelseydi ne yapardınız?” sorusuyla karşıtlarını susturmaya çalışıyorlardı. Nedir, kantarın şirazesi kaymıştı bir kere. Kısa süre sonra şiddetin dili sosyal medyayı ele geçirdi.

“bunlara ölüm ödüldür etlerini hergün bir parça kesip işkence yapacaksın.”

“bacisini bozacan karsisinda onada seyretiiirecen lawuka cakkallll insan”

“ Idam bu Alçak namussuz için kurtuluş olur kızarmıs yağın içine atacaksın çıkaracaksın ölmeyecek etleri dökülecek acı içinde kıvranarak geberecek”

Özgecan Aslan 20 yaşındaydı, Nuran Dutlu ise 21 yaşında. Neredeyse yaşıttılar, Nuran Dutlu, Özgecan Aslan’dan 20 gün önce elleri kesilerek, işkence edilerek öldürülen bir genç kadındı. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfalarında tek sütunlu bir haberdi Nuran’ın ölümü. Çünkü o bir konsomatristi, belki seks işçiliği de yapıyordu. Nuran Dutlu’nun ölümünden sonra sosyal medyanın tepkilerinin özeti şu mesaj oldu.

“Su testisi su yolunda kırılır her zaman yaşadığı hayat neymiş ki nasıl ölücekti olucagi buymuş”

Nuran Dutlu’nun katilleri yakalandı, cezaevindeler, yargılama sonucu ne oldu haberimiz yok.  Bazılarınızın kaşı gözü oynuyor şimdi, “Ama hocam, Özgecan’la Nuran’ı aynı kefeye mi koyuyorsun” diyorsunuz. Size cevabı Didem Madak vermiş iki dizeyle:

“Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!

Beni bir sutyen lastiğiyle asın.”

Özgecan Aslan ve Nurdan Dutlu’nun ölümleri üzerine farklı toplumsal duruş ve refleksler vermemiz ikiyüzlü bir ahlak anlayışı geliştirdiğimizin açık bir kanıtı.

Özgecan’ın katiline verilen ağırlaştırılmış müebbet yetmemişti, asılması, kesilmesi bekleniyordu, hatta etlerinin dilim dilim doğranıp köpeklere verilmesi isteniyordu.

“Bana verecekler or.s.pu çocuğunu öldürmeden dilim doğrar ziyafet çekerdim sokak köpeklerine.”

Özgecan’ın katiline yönelik gelişen nefret dilinin ilk ipuçları cinayetin soruşturulması aşamasında başlamıştı. Zanlı için bir avukat tayin edilmesi bir sorun oldu. Mersin Barosuna bağlı avukatlar Suphi Altındöken’in avukatı olmayı istemiyordu. Mersin Barosu yasal zorunluluk nedeniyle avukat tayin etmek zorunda kalmıştı. Baro tayin edilen avukatın ismini açıklamamış, sosyal medya avukatın sağcı veya solcu olması olasılığını ve bunun sonuçlarını tartışmıştı. Bir avukatın “müvekkil tercihi” üzerinden tanımlanması hukukun çöküşünün bir başka delilidir, nedir, hukukun çöküşü için delil aramaya gerek kalmayacak bir çağ yaşanıyor ülkemizde.

Sonunda dilekleri kabul oldu kan duasına çıkanların. Özgecan Aslan’ın katili, yine bir başka katil tarafından tabancayla öldürüldü. Cezaevine silah nasıl sokulmuştu, bütün toplumun nefretine maruz kalmış bir adamın saldırıya uğrayacağı nasıl olup da öngörülmemişti gibi soruların cevabını bilmiyoruz. Bildiğimiz odur ki, birkaç görevli görevi ihmalden veya yardımdan cezalandırılır ve kapanıp gider olay. Nedir, Özgecan’ın katilinin Gültekin Alan tarafından öldürülmesi sonrası yaşananlar ve sosyal medyanın dili, yaratılan “yeni Türkiye” hakkında önemli ipuçları veriyor.

Özgecan’ın katili ölmüştü, geriye sadece yağ dokusu, bağ dokusu, kas dokusu, kemik dokusu vb. den ibaret bedeni kalmıştı. Doğal olarak bu ölü bedenin toprağa verilmesi gerekiyordu. Hiç kolay olmadı bu defin işlemi. Cenaze iller, ilçeler arasında mekik dokumuş, belediyeler Altındöken’in cesedini kendi mezarlıklarına kabul etmemişti. Aile yakınları cenazeyi ninesinin köyüne defnetmeyi denediler. Köy bir anda ayaklandı, mahalle muhtarı mezarlığın kapısını kilitlemişti. Muhtar’ın açıklaması nefret dilinin hangi sembollerle dilimize hâkim olduğunu açıklıyordu.

“Mezarlığa koymama gibi bir yetkiye sahibim. Bu köy benim. Bu köyde ben yaşıyorum. Kadavra yapsınlar. Devletin kadavraya ihtiyacı var. Ben kabul etsem, yine bu köyden çıkarırız.”

Cenazeyi taşıyacak araç, defnedecek mezarlık bulamayan Suphi Altındöken’in annesinin morgun önünde “Oğlum öldü artık ne istiyorsunuz niye gömdürmüyorsunuz? Oğlumu çöpe mi atayım…” feryadına, sosyal medyada 13-14 yaşlarındaki bir kız çocuğunun mesajı cevap veriyordu.

“Evet, tabii ki çöpe atmalısın”

Porno fotoğraflar paylaşan bir sosyal medya hesabı normal yayınını kesmiş ölüm pornosuna başlamıştı.

“Suphii bu kadar erken kurtuldun pençemizden ama hepimiz mezarına bevledeceğiz, amonyakın bol olsun…”

Sonunda tabutun üzerine bir kadın eşarbı konulmuş ve cenazeye “Suriyeli bir kadın süsü” verilerek morgdan çıkarılmış ve gizlice gömülmüştü.

Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan’ın kardeşi basın mensuplarına “kardeşimle gurur duyuyorum, gurur duyulmayacak bir şey değil”demesi, daha sonra da “Yaptığından dolayı ağabeyime kimse bir şey söyleyemez. Bu onu tetikçi yapmaz, yüreğinin sesini dinlemiş”açıklaması sosyal medyayı coşturmuştu. Gültekin Alan’ın konu ile ilgili verdiği ifadede şunları söylediği iddia ediliyordu:

“2 çocuk babasıyım. Tüm bunlar beni etkiledi. Kamu vicdanının sesi oldum. Geç gelen adalet tecelli etmiştir.”

Sosyal medyada bir kahraman ilan edilmişti Altındöken’in katili Gültekin Alan. Sadece kardeşi değil, “ulusça gurur duyuyorduk” katilimizle.

 “Ellerine sağlık. Tabikide gurur duyacağız.”

“Vuran adamın beraat ettirilmesi lazım.”

“Eline sağlık valla adam gibi adammış cezasını indirsinler böle insanlara dışarda çok ihtiyaç var.”

“Bunun gibi 5-10 kişiyi salacaksın hapisten silahını harçlığını da vereceksin temizlenir memleket.”

“Vuran için özel af çıkarılsın, cezaevinden evine sırtımda taşırım bu adamı.”

“Kısas uygulansın”

İşte bu son mesaj, Özgecan cinayeti sonrası sosyal medyada giderek daha fazla dile getirilen “kısas” isteği, tavan yapmış durumda. Kısas isteyen yorumcular onlarca, yüzlerce beğeni alıyor, dine dayalı siyasi altyapısı olmayanlar bile “kısas” isteğini coşkuyla dile getiriyor veya alkışlıyordu. Anlaşılan mevcut hukuk sisteminden umudu kesen toplumumuz İslam hukukundan medet ummaya başlıyor. Ortadoğu bataklığına palas pandıras yuvarlandığımız şu günlerde İslam hukukuna ilişkin bir kavramın, nefret ve şiddet dili ile beraber ısıtılıp servis edilmesi ve bilinçsizce sahiplenilmesi büyük bir tehdit olabilir. O zaman nedir bu kısas, tanıyalım, zorla tanıştırılmadan önce.

İslam hukukuna ait bir cezalandırma yöntemi kısas, kısaca ödeşme, misilleme ve cinai suçların faillerinin, olanak elverdiği takdirde, işledikleri suçun aynı ile cezalandırılması olarak tanımlanıyor. Özetle, adam veya kadın öldüren kişi öldürülür. Ama bir durun, öyle kolay değil kısas cezasının uygulanması. Öncelikle kısas cezasının uygulanması sadece ve sadece ölenin yakınları, velisi ve/veya mirasçılarının talebi ile gerçekleşiyor. Yani şimdi anladığımız anlamda kamu davası açılamıyor cinayetlerde. Usul şu şekilde:

“Kime bir kan (öldürme) veya yaralanma isabet ederse o, üç şeyden birisini yapmakta serbesttir: Ya kısas uygular, ya diyet alır veya affeder. Şayet dördüncüsünü isteyecek olursa elinden tutun (engel olun).”

Anlayacağımız şu; ölenin yakınları katilin öldürülmesini isteyebilir, fidye (diyet) talep edebilir veya affedebilir. Maktulün mirasçılarından biri kısas yerine diyet uygulanmasını talep ederse katil belirlenen miktarda fidyeyi öder ve ceza ortadan kalkar. Ödenecek fidye, kırk tanesinin karnında yavru olmak üzere yüz devedir. Öldürülen kişi kâfir ise diyet yarıya iner.

Kısas isteyenlere hatırlatmak isterim, günümüzde kısas cezası uygulanıyor olsaydı ve Özgecan’ın öldürülmesi sonrası yakınları kısas yerine diyet talep etseydi, Suphi Altındöken elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıyor olacaktı. Halk arasında bir söz var, hiç de sevmem, “paran kadar konuş” diye, kısasa uygularsak şöyle olurdu bu söz: “Deven kadar öldür”

Hukuki düzenlemelerin temel amacı toplum vicdanının kanamasına engel olmak veya kanamayı durdurmaktır. Ancak bu toplum vicdanı denen zımbırtı kolayca manipüle edilebilir. İnsanın insanı sömürüsünün zirve düzeni olan kapitalizm, ideolojik aygıtlar yolu ile bu manipülasyon katakullisini yapmayı çok iyi bilir, başımıza gelen tam olarak budur. “Batı Avrupa devletlerinde de kapitalizm var ama onların insana yakışır hukuki düzenlemeleri var” diyor olabilirsiniz; nedir, kapitalizm sömürene ve sömürülene aynı muameleyi yapmaz, aynı ideolojik aygıtları kullanmaz. Şakulü kaymış nefret dili, faşizme bir kitle ruhu elbisesi diker, oluşan şiddet ortamı sistem dışı düzen olasılıklarını ezip geçer. Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan’ın milli kahraman yapılması, Nurdan Dutlu ile Özgecan Aslan için farklı ve ikiyüzlü duyarlılıklar geliştirilmesi, İslam hukukunun pişirilip yeniden servis edilmesi faşizme dikilen kitle ruhudur. Mırın kırın etmenin, onun şapkasını buna takmanın,  eciş bücüş siyaset oyunlarının, şunu bir devirirsek kolay olacak demenin faydası yok. Hurda araba şoför değiştirmekle yürümez; yeni bir arabaya, düzeni değiştirmeye gereksinimimiz var. Nasıl mı?

Kaynaklar:

1- D.A. Demir, İdam Tamtamları Neden Çalıyor, 18 Şubat 2015 tarihli blog ve köşe yazısı.

2- Abdurrahman Maliki, İslam Hukukunda Ceza, 2002. http://www.kalifaat.org/pdf/Ukubat.pdf

3-  Dr. İlhan Akbulut, İslam Hukukunda Suçlar ve Cezalar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2003, Cilt 52, Sayı 1, Sayfa 167-81.

4- Tarsus Medya, Özgecan’ın Katil Zanlısının Cenazesi Krize Dönüştü 12 Nisan 2016.

5-  Milliyet Gazetesi, Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan’la ilgili bilinmeyen ayrıntılar, 13 Nisan 2016.

6- Hürriyet Gazetesi, Özgecan’ın katili Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan’ın kardeşi ifadeye çağrıldı, 16 Nisan 2016.

7- Mynet Haber, Özgecan Aslan’ın katili Suphi Altındöken’e cezaevinde babası Necmettin Altındöken siper olmuş, 15 Nisan 2016.

8- Facebook ve Twitter.

ORTADOĞU’DA NEFRET DİLİ

“Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır,

Beyni olup dini olmayanlar,

Ve dini olup beyni olmayanlar.”

                                   Ebuula el-Maari

                                  Ortadoğulu Şair-   M.S 973- 1057

                               

Ortadoğu’nun nefret dilini anlamak için sosyal medyanın tutucu, cahil ve önyargılı ezberlerinden daha fazlasına gereksinimimiz var. İçinde barındırdığı kültürleri, tarihini, bilimini ve edebiyatını bilmeden, “bu Araplar hep böyle pis, cahil, tembel ve insan kafasıyla top oynamaya alışık bir toplumdur” diyerek söze başlayan çokbilmişliklerden ve önyargılardan kendimizi arındırmadan, Ortadoğu’yu anlamanın olanaklı olduğunu sanmıyorum.  Kısacık bir köşe yazısı ile Ortadoğu’yu anlatmak gibi bir becerim olduğunu sanmam, yine de ezberlerimizle yüzleşeceğimiz ve bu coğrafyayı saran nefret diline ışık tutacak bir Ortadoğu gezintisine çıkaracağım sizi, başlıyoruz.

Ortadoğu tek tanrılı dinlerin hemen tümüne beşik olmuş bir coğrafya, bu dinlerin üçü beşiklerine sığmayıp dünyaya yayılmış: Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık. İki noktadan çöllerden çıkmaya çalışmış Araplar. 7. ve 8. yüzyıllarda Anadolu’yu kat ederek Konstantinopolis’i fethetmeye çalışmışlar, art arda gelen başarısızlıklar ve Türklerin Anadolu’ya girmeleri ile son bulmuş bu girişimleri. İkinci çıkışlarında İber Yarımadası içlerine kadar girerek 8. Yüzyıldan 15. Yüzyıla kadar yaklaşık 800 yıl süreyle tutunmuşlar İspanya’da. Hem de ne tutunma: Bugün bile etkilerini sürdüren küçümsenmesi olanaksız bir uygarlık kurmuşlar Endülüs’te.

Dinlerin tarihini şiddetin ve nefretin tarihi ile birlikte yazmak hatalı olmaz kanımca. “Öldürmeyeceksin”  veya “tokadı yiyince öbür yanağını çevireceksin” mesajları da çok etkili olmamış denebilir. Dinlerin hiçbiri “benim tarihim ak…” diyebilecek durumda değil. Ama yarattıkları zalimliklerle yüzleşebildikleri ölçüde insanlığa yakışır hale gelme şansları olabilir.  Konumuz Ortadoğu olunca ta Hendek savaşına gidiyoruz. Yıl 627, Müslüman Medineliler ile henüz Müslüman olmayan Mekkeliler savaşıyor. Yahudi Kurayza kabilesi ise kaybeden Mekkelileri destekleme gafletinde bulunuyor. Savaştan sonra af dileyen ve teslim olan Yahudi topluluğunun tüm erkeklerinin kafaları kesiliyor, kadın ve çocuklar köle olarak satılıyor… Nefret dilinin baskın dil hale gelmesini engellemenin belki tek yolu, egemen kültürün kendisiyle yüzleşebilen, hesaplaşabilen ılıman bir barış sürecinden geçmesidir. Anlaşılan odur ki Ortadoğu coğrafyası bu şansı çok ender bulabilmiştir. 1400 yıl önce Kurayza kabilesinin yaşadıkları ile günümüz İsrail devleti ve Arap toplumunun birbirlerine yönelik geliştirdikleri nefret dili tam bir uyum içinde görünüyor.

Bir toplumun tıp alanındaki gelişmişliği ile insanı temel alan bilimsel ve kültürel gelişmişlik arasında yakın bir ilişki vardır.  9. ve 12. yüzyıllar arasında Ortadoğu’da kurulan hastanelerin aynı döneme ait Bizans ve Avrupa örneklerinden çok üstün olduğunu gösteren çok sayıda belgeye sahibiz. 12. Yüzyılda Haçlı Seferleri ile Ortadoğu’ya gelen hekimlerin veremli hastaları “başının içine iblis girmiş” diyerek kafataslarını açarak öldürdükleri kayıtlara geçmiştir. Arap tıbbı; Pers, Yahudi ve Hint geleneğinden gelen katkılarla, antikçağdan devraldığı bilgileri kaynaştırmış ve Batı tıbbına rehber olabilecek tıbbi metinler üretmiştir. 12. yüzyılda Şam’da kurulmuş olan Bimarhane bir hastane olduğu gibi dini bir merkezdir. Bünyesinde bulunan kütüphane ve tıp okulu ile benzerlerinin çok ötesindedir. Şam örneği temel alınarak Kahire’de kurulan el- Mensuri Hastanesi hem erkek hem de kadın hasta kabul etmektedir. Bağdat’taki Mustansıriye Medresesi hizmetindeki Bimarhane, tıbbın sonraki nesillere aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır. Arap hastanelerinde hem ayakta hem de yatarak tedavi için hasta koğuşları bulunmaktadır. Akıl hastaları müzik ve ilaçla tedavi edilmektedir. Hastanelerin giderek yayılması son derece işlevsel mimari modellerin gelişmesini sağlar.  Arap tıbbı çok ünlü bilim insanlarına da sahip olmuştur: Bağdat’ta yaşayan ve hastaneler yöneten el- Razi (864- 925/930) tarafından yazılan, Arap tıbbının en önemli eserlerinden biri olan ve Latinceye çevrilen Kitabül- Mansuri çok uzun yıllar boyunca Batı tıbbının en önemli kaynaklarından biri olmuştur. Arap hekimlerinin en ünlüsü hiç kuşkusuz İbn-i Sina’dır. 11. yüzyılda yazdığı Tıp Kanunları Kitabı, 17. Yüzyıla dek Batı’da en önemli tıbbi kaynak olmayı sürdürür. Ancak ortaçağ Arap tıbbının çok önemli bir eksiği vardır: Anatomi bilgisi yok denecek kadar azdır. Çünkü dini öğreti kadavra üzerinde çalışmayı (diseksiyon) yasaklamıştır. Burada anlaşılması zor bir sorunsalla karşı karşıyayız. 9. ve 11. yüzyıllar arasında tıp ve bilim alanında Batı’dan yüzlerce yıl ileride olan Arap toplumu, nasıl olmuştur da Avrupa’nın asırlarca gerisine düşmüştür?

11. yüzyılın sonu, Papa’nın çağrısıyla harekete geçen Haçlılar Anadolu’ya akarlar. Malazgirt savaşı sonrası Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Selçuklular, Haçlılar karşısında ezilir. Uzun sarı saçlı ve güçlü zırhları içinde, Araplara bir savaş tanrısı gibi görünen Haçlılar Antakya kapılarına dayanmıştır, Ortadoğu’nun kapısına. Haçlılar Ortadoğu’ya ilerlerken, Suriye iki Türk kardeş hükümdarın düşmanlığı üzerine kurulu bir siyasi rejime sahiptir. Halep hükümdarı Rıdvan ile Şam hükümdarı Dukak. Birbirlerine duydukları kin, Haçlı tehdidini görmelerine engel olacak denli büyüktür. Bu iki düşman hükümdar arasında sıkışmış bulunan Antakya Emiri yine de karamsar değildir. Kuvvetli sur ve kulelere sahip Antakya’yı ele geçirmek kolay değildir. Ancak karaborsacılık yaptığı için Antakya Emiri tarafından para cezası verilmiş bir zırh yapımcısı içeriden kapıları açar. Ortadoğu, uzun sarı saçlı Hristiyan şövalyelerin zulmü ve getirdikleri yeni bir nefret dili ile tanışacaktır.

Maara kenti, 1098 yılına kadar barış ve refah içinde yaşayan bir Suriye kentidir. Maaralılar,  Türklerin ve Haçlıların bölgeye gelmesinden yıllar önce ölen kör şair Ebuula el- Maari’nin doğup yaşadığı kentin sakini olmakla övünmektedirler. El- Maari dini dogmaları eleştiren ve şu dizeleri yazan şairdir:

Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır,

Beyni olup dini olmayanlar,

Ve dini olup beyni olmayanlar.

Maara kenti Antakya’ya üç günlük yürüyüş mesafesindedir. Haçlılar Maara kentine de gelirler. Binlerce kişi kılıçtan geçirilir. Haçlıların tarih yazıcısı Raoul de Caen yandaşlarının yaptığı kıyımı şu cümlelerle anlatır:

“Maara’da bizimkiler yetişkin putataparları kazanlarda kaynatıyorlar, çocukları şişe geçiriyorlar ve kızartarak yiyorlardı.”

Ortadoğu’nun toplumsal bilinçaltını yüzlerce yıl boyunca yönetecek nefret tohumları ekilmiştir.

Arap kentleri birbiri ardı sıra Haçlıların eline düşerken yerel hükümdarlar kendi iktidarlarını korumanın peşine düşmüş, en küçük çıkarları için birbirlerinin kuyusunu kazan bir siyaset ve nefret dili öğrenmişlerdir. Musul, Halep ve Orta Suriye’yi ele geçiren Nureddin Zengi Şam’ı kuşatır ve Şamlıların moralini bozmak için küçük Baalbek kentine saldırır. Hisarı savunanlar hayatlarının bağışlanacağı güvencesini alarak teslim olurlar. Ancak Zengi otuz yedi savaşçıyı çarmıha gerdirir ve komutanlarının da canlı canlı derilerini yüzdürür.  Nureddin Zengi artık şu unvanları kullanmaktadır.

“Emir, komutan, büyük, adil, tanrının yardımcısı, zafer kazanan, emsalsiz, dinin desteği, İslam’ın kilit taşı, İslam’ın süsü, yaratıkların koruyucusu, hanedanın ortağı, milletin şanı, meliklerin şerefi, sultanların dayanağı, kâfirlere, asilere, imansızlara galip gelen, Müslüman ordularının başı, muzaffer melik, hükümdarların hükümdarı, liyakatlerin güneşi, Pehlivanı cihan…”

Nureddin Zengi, Arap toplumuna yüzyıllar boyunca egemen olacak, Saddam ve Humeyni’ye kadar uzanan, nefret dilinde konuşan bir hükümdar modeli olacaktır.

13. yüzyıl, Moğol Hanı Hülagü Bağdat önlerindedir. 1258 yılında Moğollar tarafından yakılıp yağmalanan Bağdat’ta tahminen doksan bin kişi katledilmiş, kütüphaneler, hastaneler, bilim merkezleri, rasathaneler tümüyle yıkılmıştır.  Uzmanlık alanlarına göre hastalıkların tedavi edildiği hastanelerin yıkıntıları, üzerinde mumların yakıldığı, sağına soluna çaputların bağlandığı, taşlarına yüz sürüldüğü ilk çağın ilkel tapınaklarına dönüşmüştür. Haçlı ve Moğol istilaları altında yıkılan ve yıkıntıların içinden doğrulmaya çalışırken kendini yenileme, eleştirme fırsatı bulamadan nefret diline bulanmış İslami yaşam ve toplum örgütlenmesi yüzyıllar süren bir karanlığa gömülmüştür.

Bölgesel bir coğrafyanın mimari yapısı ile şiddet, nefret kültürü arasında kayda değer bir ilişki olduğunu söylersem bir kaşınızı kaldırıp “yok artık” der misiniz? 18. yüzyıl Arap kentlerini inceleyen bazı oryantalistler bu kentlerin planlamasında bir karmaşa hatta anarşi olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddianın önemli sebepleri arasında mahalle içlerindeki çıkmaz sokakların çokluğudur. Tipik Arap kentleri bir büyük cami yakınında organize olmuş ve ticari, dini, kültürel bir merkezin çevresini saran mahallelerden oluşmaktadır. Mahalleler dini ve etnik grupları birbirinden ayırmaktadır. Örneğin Kudüs’te Müslüman, Latin, Hristiyan, Ermeni, Yahudi ve Mağribi mahalleleri vardır. Mahallelerin dışarıya açılan bir ya da iki kapıları bulunur ve bu kapılar akşamları kapatılır. Mahallenin sınırları çıkmaz sokağın sonundaki evlerle belirlenmiştir. Merkezdeki çarşı ise kültürler ve dinler arası bir diyaloga izin verecek şekilde organize olmuştur. Mahallelerde ise belli bir uzmanlaşması olmayan küçük çarşılar vardır. Hiç kuşkusuz sadece kentin dışından değil aynı zamanda kentin içinden gelebilecek saldırılara bir önlem olarak gelişen bu mimari yapının nefret diliyle paralel geliştiğini söylemek hiç de abartılı bir iddia olmayacaktır.

Bu yazımda tarihe küçük dokunuşlar yaparak Ortadoğu’yu pençesine alan nefret dilinin kaynaklarına yönelik bir resim oluşturmaya çalıştım. Ortadoğu’da şiddetin arttığı her tarihi dönemeçte, kendini yenilemesine izin verilmeyen tutucu, dogmatik, nefretin günlük yaşam dili haline dönüştüğü bir radikal İslam düşüncesi ve örgütlenmesi yükselişe geçmiştir. Özgür düşüncenin, yazılı eserlerin, bilim insanlarının ezilip yakıldığı, öldürüldüğü her saldırı sonrasında, hurafelerle bezenmiş kanlı bir Ortadoğu tarihi yazılmaktadır.

Ortadoğu üzerine yazacaklarımın hepsi bu değil, önümüzdeki hafta “20. Yüzyıldan Bu Yana Ortadoğu’da Nefret Dili” başlıklı yazımla aynı konuyu tartışmaya devam ediyorum. Bu kez Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını, Arap İsrail Savaşını, Filistin Kurtuluş Örgütünü, Müslüman Kardeşleri ve Ortadoğu’da neoliberal politikaları anlatacak ve Seyyid Kutub, Yaser Arafat, Saddam Hüseyin, Nasır, Enver Sedat, Saddam Hüseyin ve Humeyni’yi yanıma alarak çıkacağım karşınıza. Haftaya buradayım, sizi de beklerim…

Kaynaklar:

1-    Choueiri, Youssef. M, Ortadoğu Tarihi, İnkılap Kitapevi, 2011.

2-     Eco, Umberto, Ortaçağ, Alfa Basım Yayın Dağıtım, 2012

3-    Maalouf, Amin, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Telos Yayıncılık, 1997.

NEFRET DİLİ

İçinde bulunduğumuz coğrafya giderek artan bir nefret dalgasının kan ve ateş rengine bürünmüş durumda. Nefretin kullandığı bir dil de var,  yeni de değil üstelik. Bu yazımda nefretin dilini yazacağım ama bir hikâyecik anlatacağım önce, Güneydoğu Anadolu yöresinden binlerce insan öyküsünden biri.

24 yıl önce, Birinci Körfez Savaşı sıraları Suriye sınırına yakın 4-5 evden oluşan bir küçük yerleşim bölgesi. Evlerden birinden gençten bir subay çıkıyor, omuzundaki domino taşı asteğmen rütbesini, yakasındaki yılanlı işaret tıp doktoru olduğunu gösteriyor. Çıktığı yere ev diyorum ama lafın gelişi, üst üste konmuş taşlardan örülmüş dört duvar, pencere yok, içerisi kurumuş çalılardan oluşan 70-80 santimetre yüksekliğinde bir duvar ile ikiye bölünmüş. Büyükçe bölüm insanlar için küçük olan bölümse cılız üç beş tane küçükbaş hayvan için. Saddam Hüseyin’in kimyasal silah kullanacağından korkan bölgenin sivil hekimleri aylar önce yöreyi terk etmiş durumda. Bölgeye intikal eden askeri birliklerin hekimlerinden bazıları sivillere de sağlık hizmeti veriyor. Sonuçta Hipokrat’ın çocukları hastaya kimlik sormaz, sormamalı. Kapıdan ve derme çatma çatının altından sızan cılız ışık ve el feneri yardımı ile muayene ediyor küçük kız çocuğunu, yoksulluğun, kötü beslenmenin tüm işaretlerini taşıyor, pnömoni yani zatürre geçiriyor, tedavi edilmezse yaşama tutunması imkânsız, çantasındaki penisilin iğnelerinden birini çıkarıp yapıyor. Evden iki büklüm eğilerek çıkıyor, evin yüksekliği ancak göğüs hizasında. Ardından kız çocuğunun babası çıkıyor, “Allah razi be doktur beyim” diyor. “Senden de razı olsun” diyor genç hekim, gözleri verimsiz ve kıraç Cudi Dağı’na doğru uzanan ovaya takılıyor. Oysa iki saat önce dağın güney yamaçlarındaki bir Süryani köyündeydi. 20- 30 kilometre var yok arası. Süryani köyü bakımlı ve iki katlı evlerden oluşuyor, zemin katı ahır, üst katı düzgün temiz evler. Aynı toprakları paylaşan iki başka kültür, iki başka dünya.  “İğneleri yapacak kimse var mı?” “Yoktur doktur beyim” diyor hasta çocuğun babası. “Bir hafta boyunca sabah akşam gelip iğnelerini yapacağım” diyor genç hekim. Kendisini bekleyen askeri araca ilerlerken gözü kendisine asker selamı veren 10- 11 yaşındaki erkek çocuğuna takılıyor, tabur komutanına bile vermediği kadar sert, çakı gibi bir selam veriyor çocuğa. Kısa bir diyalog geçiyor aralarında.

“Sen askerleri seviyor musun?”

“Cık, sevmem, abimi askerler vurdu dağda”

“Neden selam verdin o zaman”

Eliyle genç doktor asteğmenin belindeki tabancayı gösteriyor, “senin tabancan var”.

Hemen uzaklaşmak istiyor buralardan, Anadolu’nun dört bir yanında Doğu/Güneydoğu’dan gelen şehit cenazeleri ve annelerinin çığlıkları geliyor aklına, ama bir kez başladı sormaya, gidemiyor.

“Büyüyünce ne olmak istiyorsun?”

Ellerini tüfek şekline sokuyor, hayali düşmanlara ateş ediyor, “gerilla olacam, dağa çıkıp asker vuracam”

“Ben de askerim, beni de vuracak mısın, bak kardeşine iğne yaptım iyileşecek ”

“Ölmeyecek mi kardeşim?” Belli ki kardeşlerinin hastalıktan ölümüne alışık.

“Hayır, ölmeyecek, her gün gelip iğne yapacağım kardeşine”

Bunca duygu yükünü kaldıramıyor çocuk, usulca ağlamaya başlıyor, “Sen iyisin, seni vurmam, zaten ben büyüyünceye kadar sen gidersin buralardan…”

Nefret dili toplumun kodlarına ağır ağır işler, sonunda o toplumun temel özelliklerinden, hassasiyetlerinden biri olur. Türkiye’de bir şeyler oluyor, bu yüzden bir Yeni Türkiye türküsü çığırmaya başladık, uzun yıllar içinde temel yapımız yavaşça değişti, değişmeye devam ediyor. Toplumumuzun temel hamuru iki özelliğin kesişim noktası olarak belirleniyor: Türk olmak, Sünni olmak. Bu iki vasıftan bir hatta ikisini taşıdığını varsayan kişiler, aileler ve topluluklar başat bir ideolojik norm geliştirmeye başladılar. Bu yelpazenin dışında kalanlar hızla “öteki” oldular ve en tehlikelisi, ötekiler de güçlü oldukları toplumsal birimlerde kendilerini ötekileştirenleri ötekileştirdiler. Bu karşılıklı olarak “öteki” ilan etme hali nefret dilinin abecesi oluverdi. Kimse ötekini sevmiyor artık, hatta sevmemek hafif kalıyor, iğreniyor, aşağılıyor, nefret ediyor. Çocukluk yıllarımın bir tekerlemesi vardı, uzun yıllardır duymadım, İkinci Dünya Savaşı’nın siyasi tercihlerinin bir çocuk aryası şekline getirilmiş şekliydi. Birkaç değişik versiyonu da vardı, ana tema hepsinde aynı.

Bir, iki, üçler, yaşasın Türkler,

Dört, beş, altı, Polonya battı,

Yedi, sekiz, dokuz, Almanya domuz,

On, on bir, on iki, İngiltere tilki,

On üç, on dört, on beş,  Rusya kalleş, Amerika kan kardeş.

Küçümseme ve aşağılama ile örülmüş nefret dilinin eski örneklerinden biri.

Çocukluk yıllarımda “Alevi” kelimesi içimi ürpertirdi, telaffuz etmeye bile korkardım, hele hele bir “mum söndü” deyimi vardı, ne olduğunu anlamaz, korkutucu ve ayıp çağrışımlar yapardı. Yıllar geçtikçe bu ürkütücü kelimelerin sadece sokaktaki çocukların bir hayal ürünü olmadığını, “mum söndü” denilerek Alevi topluluğuna karşı ensest ilişki çağrışımı, yakıştırması yapıldığını dehşetle gördüm. “Mum söndü” deyimi, uzun yıllar boyunca toplumsal bilinçaltımızın Alevi düşmanı bir nefret dilini yönetti, yönetmeye devam ediyor.

Nefret dilini besleyen yeni tekerleme ve aryalarımız da var, ilk duyduğumda neye uğradığımı şaşırmıştım, mutlaka sizler de okumuşsunuzdur:

Dağda üç beş domuz sürüsü,

Tutturmuş bir Kürdistan türküsü,

Eline almış bayrak diye bir masa örtüsü,

Satsan beş para etmez ne dirisi ne ölüsü,

Soyu soysuz olan sensin, toprak senin neyine,

İte itlik yapıp, kafa tutma beyine,

Anlasa dediğimi sokaktaki köpek ağlar haline,

Duy ulan soysuz, ne mutlu Türk’üm diyene.

Yukardaki tekerlemenin sadece PKK’ya ve teröre yönelik olmadığı açıkça görülüyor, hiç kuşkusuz toplumsal bilinçaltına yönelik bir algı yönetimi söz konusu. Öte yandan sosyal medyanın “Kürt bölgesini” biraz dolaştığınızda benzeri nefret dilinin sayısız örneğini görmek de olanaklı. Anlaşılan o ki nefret dili her iki toplumun da dil kodlarını yeniden üretiyor.

Nefret dilinin oluşmasındaki en temel nokta insanın nasıl tanımlandığında yatar, insanın tanımını kullandığı dile, derisinin rengine, dinine, alt ve üst kimliğine, cinsel tercihlerine, siyasal görüşlerine, tuttuğu takıma, giyim tarzına göre yapabilirsiniz. 19. Yüzyılda yeni gelişmeye başlayan Antropoloji ilimi kafatası biçimlerine göre insan tanımları geliştirmiş ve böylece zencilerin satılabilmesi, Uzakdoğulu sarı ırkın insanlık dışı koşullarda çalıştırılabilmesinin yasal zeminini hazırlanmıştır. Böylesi bir insan tanımının tek bir sonucu olabilir, tanımınız dışındaki herkes insan tanımının dışına çıkar ve ona her türlü insanlık dışı muameleyi yapabilmeniz için size ahlaki, vicdani ve hatta hukuki zemin hazırlar.  Oysa insan olmanın tek bir tanımı vardır, insan olarak doğmak.

Günümüz dünyasında nefret dilinin acımasız bir şiddete dönüştüğü yer Ortadoğu. Üstelik ülkemizin mevcut iktidarı siyasal tercihlerini Ortadoğu’nun “güçlü ülkesi” olma doğrultusunda ve Ortadoğu bataklığına saplanma rotasında kullanmış durumda. Böyle bir tercihin sonuçlarını daha iyi anlamak için Ortadoğu’da nefret dilinin tarihi ve kültürel kodlarını tanımak zorunda olduğumuz kanaatindeyim. Önümüzdeki hafta bu yazının devamı niteliğinde “Ortadoğu’da Nefret Dili” başlıklı yazımı yayınlayacağım, okumak üzere sizi de bekliyorum.