BENİ OKU!

Bu siteye çeşitli yollarla gelmiş olabilirsiniz. Bilinçli olarak site yazarını Google’da aradıysanız muhtemelen ne istediğinizi de biliyorsunuzdur. Ama site içeriğinde etiketlenen bir sözcüğü “gogıllarken” web dünyasının dalgaları sizi bu sitenin kıyılarına atmış da olabilir. Daha büyük bir olasılıkla da sosyal medya platformlarından birinde karşılaştığınız linki tıklamış olabilirsiniz. Her halükârda hoş geldiniz.

Bu sitede iki ayrı kategoride yazılar bulacaksınız. Kategorilere sağ tarafta gördüğünüz “İÇERİK TÜRLERİ” başlığı altında yer alan “Kategori seçin” butonundan ulaşabilirsiniz. Birinci kategori: Genel. Genel kategorisi altında son beş yıldır yazdığım yazılarımın bir kısmı bulunuyor. Müstear (takma) isimle yazdıklarım ve kâğıt dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarım maalesef bu sitede bulunmuyor.  Nedir, köşe yazısı, deneme, makale türünde; ağırlıklı olarak tarih, masal, edebiyat, siyaset, sosyal medya dili ve sağlık üzerine yazdığım çok sayıda yazıma ulaşabileceksiniz. Ender de olsa şiirlerim var.

İkinci kategori ŞİİRLİ CUMALAR, dört yıldır sürdürdüğüm bir DURUŞ projesi. En özet tanımı şu:

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

IMG_2175

Şiirli Cumalar üzerine daha fazla bilgi edinmek isterseniz kategorilerden ŞİİRLİ CUMALAR’ı seçmelisiniz. Ama dilerseniz bu konuda yıllar önce yazdığım bir köşe yazısına göz atabilirsiniz.

https://doganalpdemir.com/2014/06/05/siirli-cumalar/

Bu siteyi, yazdıklarımı izlemek/okumak isterseniz bir öneride bulunacağım. Site ana sayfasının sağ üst bölümünde “takip et” yazan bir buton bulunuyor. Orayı tıklayıp e posta adresinizi yazar ve gelen maili onaylarsanız bu siteye abone olursunuz. Bu yolu izlerseniz her yeni yazımda e-posta yoluyla bildirim alırsınız.

Güzel okuyun, şiirle olun.

 

SAĞLIKTA SON DURUM: PARAYI VERENE NEFESLİ ÇALGILAR ORKESTRASI…

 parayı az verene kamıştan bir düdük, parayı çuvalla getirene ise, nefesli çalgılar orkestrası, yanında orkestra şefiyle beraber…

Arkadaşlarım arada laf atıyorlar, “sağlık hizmetleri giderek daha kötüye gidiyor,  senin  belagatın iyidir, hem de yılların doktorusun, yaz şu sağlığın halini” diye. Bunu söyler söylemez de kendilerinin veya bir yakınlarının sağlık kurumlarında başına gelenleri bir örnek vererek anlatmaya başlıyorlar. Dinlediğim öykülerin en zalimce ve utanmazca olanlarını bile yazmaya kalksam, pehlivan tefrikaları yetmez dinlediğim hikayeleri anlatmaya. Ama ben de haksız sayılmam, olmayan bir şeyi nasıl yazmalı, hizmet desen değil, sağlık desen hiç değil. Neyse adını siz koyun ben de gördüğümü yazayım tekerleme gibi.

Nasreddin Hoca’nın ünlü fıkrası malüm, yeniden yazmak gereksiz, “parayı veren düdüğü çalar”.

Ama bu fıkranın da hükmü yok artık, parayı az verene kamıştan bir düdük, parayı çuvalla getirene ise nefesli çalgılar orkestrası, yanında orkestra şefiyle beraber.

Resmin bütününü görme şansı olmayan, sağlık hizmetlerinde kapitalizmin bize hangi kumaştan kefen  diktiğini farketmeyen orta ve alt gelir düzeyine sahip kentlilerin bir çoğu, başlangıçta memnundu durumdan. Sigorta hastanelerinde sabahın beşinde girilen kuyruklar, zarf içinde verilen “bıçak parası” tarih oluyordu. Oysa kimsenin görmediği, görmek istemediği bir oyun sahneye koyulmuştu.
Sağlık hizmeti sunumundaki nitelik, tümüyle siyasi kararların bir sonucudur. O siyasi kararları dayatmak için uygun bir toplum mühendisliğine ve  toplumsal bilinç ve algının çarpıtılması sürecine  gereksinim duyar iktidarlar. Bakın, size çarpıcı olduğunu düşündüğüm bir örnek anlatacağım. Çok yıllar önce toplum kalkınması ve koruyucu sağlık hizmeti temelli uluslararası bir projenin sağlık yöneticisi olarak çalışıyorum. Bir gün, kimin ayağına bastıysam, kendimi 30 kişinin yaşadığı kuş uçmaz kervan geçmez  bir dağ köyüne sürülmüş buldum. İstifa edince ya limon satacak ya da muayenehane açacaktım. Büyük hata, ikinci yolu seçtim.

Yaşlı bir amca geldi bir gün, reçetesini yazarken endişeyle sordu, “çok tutar mı evladım bu ilaçlar” diye. Bu soruyu sorandan para mı alınır, üstüne numune ilaçları denk getirip gönderdim amcayı. Bir zaman sonra yolda karşılaştık aynı kişiyle, “nasılsın amcacım, iyileştin mi” diye sordum ama cevap fenaydı, “doktor bey oğlum ben senin verdiğin ilaçları hiç kullanmadım, senden çıkınca paralı bir doktora gittim” dedi, kala kaldım olduğum yerde, ardınca baktım uzun uzun, şimdi ben kime gitmeliydim. İşte o amcanın çocukları ve torunları, şimdinin “dini imanı para olmuş” sağlık hizmet sunumunu “tek yol, tek model” olarak kabullendiler.

Sağlık kavramının içinde tıbbi tedavi küçücük bir yer tutar, tutmalıdır. Gerçekte sağlığın ağır yükü, insanları hastalıktan koruyacak, yolu yordamı belli halk sağlığı hizmetlerinin üzerindedir. Gelin beraber yapalım bir proje, inanın çok kolay. Bir kentte çocukların, gençlerin oyun oynayacağı, spor yapacağı alanları genişletir, her yerde bisiklet yolları açar, yeşil alanları ranta teslim etmez, satranç, go gibi oyunları destekler, müzik aleti çalmak, tiyatro, halk oyunu  oynamak isteyen gençleri teşvik eder, yanında durur, gençlerin bu aktiviteler yolu ile bir aidiyet duygusu geliştirmelerini sağlamaya yönelik profesyonel sosyal çalışmacılar istihdam edersek (falanca partilinin tanıdıklarını değil) , bir de  bütün bunları göstermelik yapmaz ve kentin her mahallesinde dengeli gelişmesini sağlarsak, gelin bakın neler neler olur.  Kendine güvenen, kendini topluma sorumlu hisseden, hareketli, enerjik, uyuşturucudan, alkolden, sigaradan uzak duran, haksızlık ve adalet duygusu gelişmiş, hurafelere karnı tok, bilim ve aklın yolunu benimsemiş, ruh sağlığı taş gibi bir nesil yetiştirirsiniz. Bu nesil, toplumun en çok can alan ve en büyük sağlık harcamalarına sebep olan kalp, damar hastalıkları, şeker hastalığı,  kanser ve benzeri envai türden hastalığa da bağışık hale gelecektir.  Biri sağlık hizmeti mi demişti, efendim, iyi duymadım sanırım.

Sağlık hizmetleri çökmeye başlayınca ilk görünen “arıza” acil servis hizmetlerinde ortaya çıkar. Bunun en büyük sebebi acil servis hizmetinin para kazanmaya uygun olmayan yanı ile çok profesyonel ekip,  pahalı ve iyi donatılmış  ekipman gerektiren yanlarının birbiriyle çatışmasıdır.  Fazla düşünmeye gerek yok, özel sağlık kurumu statüsünde çalışan hastanelerin hemen hiç biri doğru dürüst acil hizmeti vermemektedir.  Nedir; acil servislerin herkesin diline düşmüş “arıza” hali, daha büyük sorunları gizlemektedir. Toplumun sağlık hizmetine en çok gereksinim duyan ve sesleri en az çıkan kesimleri olan çocuklar, kadınlar, yoksullar, engelliler ve yaşlılara ilişkin sağlık sorunları sinsice büyümeye devam etmektedir, edecektir.

Giderek özelleştirilen ve sistemin olmazsa olmazı hale getirilen hastaneler artık bir işletme haline getirilmiş, hastalar ise müşteri olmuştur. Hastadan yeteri kadar para kazanmayı “beceremeyen” sağlık emekçileri ise sistemin dışına atılmaktadır. Sisteme uyum sağlayan sağlık emekçilerini ise, her şeyden beter bir ahlaki çöküntü beklemektedir.

Değerli okur, biliyorum, biraz ordan, biraz buradan kırpıp döküverdim önünüze. Klavyenizi tutan yok, sizler de bu konuda yaşadıklarınızı, gördüklerinizi ve düşündüklerinizi yazın aşağıya, ne dersiniz?