VOX NIHILI- Nekrofilik bir toplum olmaya doğru

Giriş

Bir yazı dizisine başlıyoruz. Yazının başlığında gördüğünüz Latince “VOX NIHILI” terimini niye kullandığımı yazı serisinin son bölümünde açıklayacağım. “Entellik ve gösteriş budalalığı” damgasını vurmadan önce son bölüme kadar okumanızı rica ediyorum.

Bu seri yazının bölümlerini kısa aralıklarla ve kısa bölümler halinde yayınlayacağım: Yaklaşık olarak iki günde bir yazı…

Siz söylemeden ben yazayım; çok dağınık, hatta “ne alaka” diyebileceğiniz bir üslupla başladım bu yazıya. Bu savruk ve dağınık yazım yöntemini, konunun özelliği nedeniyle seçtim. Son bölümde rastgele savurduğum parçacıkları bir araya getirebileceğimi umuyorum.

Son olarak bir dileğim var; bu yazıdan “kıssadan hisse” çıkartmamanızı ve gerektiği yerlerde “üstünüze alınmanızı” istiyor, bekliyorum.

Hadi başlayalım…

Viva la muerte!

Nekrofili kelimesinin sözlük anlamına bakarsanız “ölü sevici” veya “ölülere cinsel yönelim gösteren bir sapkınlık türü” şeklinde sonuçlara ulaşırsınız. Ünlü Alman düşünür Erich Fromm nekrofiliyi bu dar anlamının dışına çıkararak incelemiş ve bir toplumbilim kavramı olarak yaşam severliğin (biyofili) karşısına yerleştirmiştir. E. Fromm’un 12 Ekim 1936 tarihinde İspanya iç savaşının başlangıcında yaşanan bir olaya ilişkin anekdotu çarpıcıdır[i].

jos-milln-astray-6070c2c0-9beb-453d-945b-1ce0d984351-resize-750
General Millay Astray, Kaynak: Alchetron, The Free Social Encyclopedia

Salamanca Üniversitesi’nde yapılan konferansın konuşmacısı General Millay Astray’dır[ii]. General’in konuşmasının özü iki kelimeden ibarettir: Viva la muerte! (Yaşasın ölüm!) Konuşmanın bitiminde dinleyiciler arasında bulunan Salamanca Üniversitesi Rektörü Miguel de Unamuna[iii] söz alır ve yavaşça ayağa kalkar.

“General Millan Astray’ın toplumun ruhuna egemen olduğunu düşünmek bana acı veriyor. Cervantes’in ruh yüceliğinden yoksun olan bir insanın çevresinde ölüm yaratarak uğursuz bir rahatlık peşinde koşması kaçınılmazdır.”

Unamuno’nun bu sözleri üzerine Millay Astray “Kahrolsun aydın kafalar” diye bağırır. Salonda bulunan Falanjistler generale destek vermek için “yaşasın ölüm” sloganları atarlar. Buna rağmen Unamuna sözlerine devam etmeyi başarır:

“Burası aydın kafaların tapınağıdır. Bu tapınağın kutsal niteliğini lekeleyen sizlersiniz. Kazanacaksınız, çünkü elinizde yeterli kaba kuvvet var. Ama hiçbir zaman insanlarda inanç yaratamayacaksınız. Çünkü inanç yaratabilmek için onları ikna etmeniz gerekir. İkna etmek için de sizde bulunmayan bir şey gereklidir: Akıllı ve haklı bir savaşım verebilmek. Size İspanya’yı düşünün demeyi gereksiz buluyorum. Söyleyeceklerim bu kadar.[iv]

unamuna
Miguel de Unamuno. Görsel kaynağı: Vikipedi.

Son selfie

2016 yılında bir gazetenin internet sayfasında yer alan bir haber başlığı ve haberle birlikte servis edilen fotoğraf, gündemde alaycı bir gülümseme süresi kadar kaldı; oysa cehennemin kapısında olduğumuzun habercisiydi:

“Şehit Eşle Son Selfie!”

ölüm selfisi
Görsel kaynağı: Haber Ekspres Gazetesi, 5 Eylül 2016.

Haberin devamında şu satırlar yer alıyordu:

“Altı ay önce evlenip düğün yapmaya hazırlandığı eşinin, cenazede tabuta sarılıp selfi çekmesi, meydanı dolduranların yüreklerini dağladı.”

Fotoğrafta tabuta sarılıp “selfie” çeken eş ve yanında duran genç kadının kamerayı “süzen” bakışları nekrofilik işaretlerdir.[v]

Nekrofilik

Nekrofili ceset seviciliğinden ibaret değildir. Geçmişe ve geçmişin acılarına saplanma, anısı bulunan nesnelere düşkünlük, güç ve iktidar sahiplerine özenme ve öykünme, hastalıklar ve ölüm üzerine çok konuşma, yaşam konforu ve biçimini değiştirmeye faydası olmayan eşyalara sahip olma duygusu ve hatta narsistik davranışlar nekrofili işaretidir. Tarihin eli kanlı, despot, savaş kazanmış liderlerine tapınma, ülke sınırlarının genişlediği tarihsel dönemlere hayranlık, nekrofilik bir dünya görüşünün temelini oluşturur. Bir toplumda yukarıda tanımladığım özelliğe sahip kişi sayısı ve bu kişilerin yönetsel aygıtlara hâkim olma ve nüfuz etme gücü arttıkça nekrofilik bir topluma olan yatkınlık artar. Bu artış, nekrofilik bireylerin sayısını arttıran bir sürece ve “kuyruğunu ısıran/yiyen yılan” diye tanımlanabilecek bir nefret/şiddet sarmalına dönüşür. Nasıl mı?

Birinci bölümün sonu

 

DİPNOTLAR

[i] Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Payel Yayınları, 1990.

[ii] Jose Millay Astray, 1879- 1954. İspanya iç savaşı sırasında etkin görevler üstlenmiş faşist general. Viva la muerte (Yaşasın ölüm) sloganıyla ünlüdür. Bugün hala hatırlanmasının en önemli sebebi, 12 Ekim 1936’da Salamanca Üniversitesi’nde verdiği söylev sonrası İspanyol düşünür Unamuna’nın kendisine verdiği cevaptır.

[iii] Miguel de Unamuno (d. 29 Eylül 1864, Bilbao- ö. 31 Aralık 1936, Salamanca) Ünlü İspanyol düşünür, Felsefe ve Eski Yunan Dili ve Edebiyatı profesörüdür. Yaşamı boyunca dogmatik düşünce ve baskı rejimlerine karşı mücadele etmiştir. Yazıda anlatılan konferans sonrası Diktatör Franco’ya karşı çıktığı için ev hapsine mahkûm edilmiş ve kısa bir süre sonunda da ölmüştür.

[iv] Unamuna’nın konuşmasını özüne dokunmadan biraz kısalttım. DAD.

[v]  “Şehit eşle son selfie” konusuyla ilgili yazdığım “Ölüm Selfisi” başlıklı yazımı okumak isterseniz: https://doganalpdemir.com/2016/09/09/olum-selfisi/

 

Ezberlerimizle yaşıyoruz

Yaşamın günlük koşuşturmacası içinde fark etmesek de her gün çok sayıda karar alıyor, fikir üretiyor, kanaatler geliştiriyoruz.  Hiç tartışmadan kabul ettiğimiz, üzerinde düşünme gereği duymadığımız, doğruluğundan asla şüphe etmediğimiz, aklımızın girilmedik bir köşesi olan ezberlerimiz, karar, kanaat ve fikirlerimizin oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Evrim yasaları da beynimizi buna zorluyor şüphesiz; ATP tasarrufu yapabilmek için ezberlerimizin üzerine inşa ediliyor kararlarımız. Nedir, bir sorunumuz var; temel öğretimi zayıf, aile eğitimi düşük, kendini geliştirmek için kılını kıpırdatmayan, okumayan kişilerde bu “ezberlerin” birçoğu hurafe, söylenti, inanç, dogma kalıplarından ibarettir. Takdir edersiniz ki bu şartlar altında alınan kararların ve üretilen fikirlerin dere yatağına inşa edilmiş evlerden farkı kalmıyor.

Özcesi; ezberlerimiz üfürükten ise üzerine kurduğumuz fikirlerin, kararların, dini inanç ve siyasi taraftarlığımızın kanalizasyon çukuruna benzemesi kaçınılmazdır.

Bildiğim kadarıyla ezberlerimizin tümünü test edebileceğimiz, hangilerinin dandik olduğunu anlayabileceğimiz kolay bir yol yok. Ama belki bu konuda tedbirli olmayı, önlemler almayı, hayat duruşumuzu sorgulamayı başarabiliriz; hiç şüphesiz öncelikle sorunun büyüklüğüyle yüzleşmek zorundayız. Böyle bir yüzleşmeye katkıda bulunmak için bir yazı dizisi hazırladım. Her yazı bir test sorusu ile başlayıp tartışma ve cevap ile bitecek. Hazırsanız başlayalım!

Soru

Kristof Kolomb, Batı yönüne giderek Hindistan’a ulaşılabileceğini iddia ediyordu. Sonuç olarak Batı’ya doğru üç gemiyle yelken açtı ve o zamana kadar bilinmeyen bir kıtayı, Amerika’yı keşfetti. Kolomb döneminin bilim insanları ise onun yanıldığını ve Hindistan’a varmasının mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Fikrinizce, 15. yüzyıl alimleri, Kolomb’a hangi sebeple karşı çıkıyorlardı?

A-    Dünya düzdür, sürekli Batı’ya gidilirse deniz biter ve gemi kozmik boşluğa düşer.

B-    Dünya öküzün boynuzları arasındadır ve batıya giden gemiler öküzün boynuzlarına çarparak batar.

C-    Hristiyan inançlarına göre Dünya yuvarlak değildir ve Kristof Kolomb çağının en aydın düşünceli bilim adamları bile dini dogmalara aykırı bir iddiayı aklından geçiremez. Çünkü, Dünya yuvarlaktır demek kâfirliktir. Kristof Kolomb çağının köhne düşüncelerine meydan okumuş ve dünyanın yuvarlak olduğunu anlamıştı.

D-   15. yüzyıl alimlerinin Kolomb’a karşı çıkışlarının yukarıdaki şıklarla uzaktan yakına bir alakası bulunmuyor.

Baharat

Avrupa baharatın tadını bir kez alınca yediklerinin ne denli tatsız tuzsuz olduğunun farkına varmıştır. Günümüz mutfaklarının sıradan “otlarından” biri olan karabiber, 11. yüzyıl başında taneyle sayılıyor, değeri gümüşle eş tutuluyordu. Karabiberle ev ve arazi sahibi olmak, zenginlik içinde yüzmek olanaklıydı. Ortaçağ’da çok zengin bir kişi “karabiber çuvalı” olarak adlandırılırdı. Baharat ve en az onun kadar değerli ipeğe ulaşmak için Doğu’ya, Hint diyarlarına ulaşmak gerekiyordu. Çok zorlu bir yolculuktu bu, doğanın fiziksel engelleri, iklim koşulları, haydutlar, korsanlar her merhaleyi bir ölüm yarışına çeviriyordu.  Ayrıca yolculuğun geçtiği ülkelerdeki İslam’ın siyasi üstünlüğüne boyun eğmenin dayanılmaz “onursuzluğuna” katlanmak kaçınılmazdı. Haçlı Seferleri’nin romantik ve ruhani sebebinin kutsal Kudüs’ün kâfirlerin elinden alınması gibi gösterilmesine bakmayın, en önemli amaç baharat ve ipeğe giden güvenli ve ucuz bir yol bulmaktı. Avrupa devletlerinin sayısız insanın ölümüne yol açan “Haçlı” macerası hüsranla bitti. Geçiş yolu yeniden “kâfirlerin” elindeydi.  Nedir, Avrupa bir yol bulmalıydı, Hindistan’a denizden ulaşılan bir yol.

Salamanca Üniversitesi

Salamanca Üniversitesi

İspanya’da 1218 tarihinde kurulan Salamanca Üniversitesi Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biridir. Kristof Kolomb Batı yönünde denize açılıp Japonya’ya, oradan da Hindistan’a varacağını iddia ederek Portekiz ve İspanya krallarından destek istemiş; görüşleri sorulan Salamanca Üniversitesi âlimleri ise bu isteğe karşı çıkmışlardı.

İskenderiyeli Batlamyus (Geographus Maximus)

Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorlardı, II. yüzyılda yaşamış İskenderiyeli Batlamyus, namı diğer Geographus Maximus, Dünyanın yuvarlak olduğunu gösteren haritaları asırlar önce çizmişti. Salamanca Üniversitesi alimleri teorik olarak Kolomb’un Avrupa’dan Asya’ya Batı yoluyla gidebileceğini de kabul ediyorlardı. Ancak Kolomb’un referans olarak aldığı, Marco Polo’nun Seyahatname’si ışığında Batlamyus haritalarında yapılan düzenlemedeki mesafe hesabının yanlış olduğunu, Dünyanın Kolomb’un sandığından daha büyük olduğunu ve o günün teknolojisine ait gemilerle Hindistan’a ulaşılamayacağını söylüyorlardı. Nitekim haklıydılar. Kristof Kolomb’un ikna yeteneği ve hırsları coğrafya bilgisinden daha iyiydi. Kraliçe İsabella’nın desteği ile üç gemi ve 90 kişilik mürettebat ile yola çıktı. O günün bilgileri ışığında Kristof Kolomb ve adamlarının yaşama şansı yoktu, Asya kıtası 15. yüzyıl gemileriyle ulaşabileceklerinden çok uzaktı; Kolomb cahilliğinin farkında olmayan, inatçı bir maceraperestti sadece. Kristof Kolomb şanslıydı, Asya ve Avrupa arasında hiç kimsenin bilmediği devasa bir kıta, Amerika vardı.

Testin sonucu

Yazının girişindeki test sorusunun cevabının “D” olduğunu artık biliyorsunuz. Ama korkarım şöyle düşünüyorsunuz: “Kristof Kolomb’u, Salamanca Üniversitesi alimlerini bilsem ne olur, bilmesem ne olur, karar alırken ve siyasi düşüncelerimi oluştururken 15. yüzyıl tarih bilgimi kullanmıyorum ki!” Ama bu düşünceniz de başka bir ezberin ürünü. Ezberlerimize dayanarak yeni fikirler ve kanaatler üretirken her seferinde aynı veya benzer ideolojik aygıtların kanallarını kullanıyoruz. Daha da vahimi, aklımızın karanlık deposunda tüm bu ezberlerimiz birbirine sımsıkı dolanmış halde bulunuyor.

Ezberlerimizden tümüyle kurtulmak kolay değil, belki de olanaksız. Hele ki yaşadığı ülkenin sorunlarına duyarsız, televizyon dizileri ve sosyal medya cakcakları ile ömür geçiren, yaşamayı tüketmek ve daha çok tüketebilmek sananlar için hiç umut görünmüyor.


KAYNAKLAR

1-    Peter Watson, Fikirler Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2014.

2-    Stefan Zweig, Macellan, Can Yayınları, İstanbul 2013.

3-    Clifford O. Conner, Halkın Bilim Tarihi, TUBİTAK Popüler Bilim Yayınları, Ankara 2013.

4-    Umberto Eco, Ortaçağ, Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Alfa Yayınları, İstanbul 2014.