İzmir’de Seçim Vakti…

İzmir’de yerel seçim sonuçlarını öğrenmek için 31 Mart gününü beklememize gerek olmayacağını sanıyorum. 27 Ocak Pazar günü CHP, İzmir’in belediye başkan adaylarını açıklayacak/açıkladı[i]. Seçimlerin, iktidar olanaklarını sonuna kadar kullanacak olan AKP ile “ana muhalefet partisi” CHP arasında geçeceği biliniyor. İzmir halkı, AKP’li yerel yönetimlerin kendi seküler yaşam biçimlerine müdahale edeceğine dair olan yaygın kaygı nedeniyle tercihini yine CHP’den yana kullanacaktır. Bu nedenle Büyükşehir Belediyesi’ni ve Konak, Karşıyaka, Bornova, Bayraklı, Karabağlar ilçelerini[ii]CHP’nin kolaylıkla alacağını sanıyorum.  27 Ocak’ta açıklanacak/açıklanan CHP başkan adaylarının şimdiden atanmış olacaklarını söylemek yanlış olmaz.

Başkan adayları üzerinde yazmadan önce CHP’nin siyasi duruşu hakkındaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak isterim. CHP üzerine yüzlerce/binlerce siyasi analiz okuduğunuza eminim; ben bu konudaki fikirlerimi mizahi bir hikayecik ile anlatacağım. Kanımca CHP’nin siyasi pürmelali tam olarak bu öykücüğe benziyor:

“Birkaç on yıl önce genç bir Türk iş adamı Güney Afrika’da iş gezisine gitmiş. Her şey umduğundan daha başarılı ve çabuk gelişmiş. Sözleşme bile imzalanmış. Dönüşüne tam bir gün var. Büyük sinemalardan birinin önünden geçerken dikkatini “Ghandi” filmi çekmiş, şu bol Oscar’lı uzun film. Hemen taksiden inerek doğruca gişenin önündeki kuyruğa girmiş. İnsanlar tuhaf tuhaf bakıyorlarmış genç iş adamına:

-Beyefendi siz yabancısınız galiba?

-Evet, nereden anladınız?

-Burada beyazlar kuyruğa girmezler, onlar doğrudan gişeye gider, biletlerini oradan alırlar.

Adam biraz mahcup, tüm kuyruğu geçip gidiyor gişeye:

-İyi günler efendim, bir koltuk rica ediyorum, arkadan ve ortadan lütfen.

Gişedeki kız şaşkın:

-Beyefendi siz yabancısınız galiba?

-Evet, nereden anladınız?

-Burada beyazlar koltukta değil balkonda otururlar.

-Peki bir balkon lütfen.

Adamcağız balkonda filmi seyretmeye başlar ama Güney Afrika’da uzun aralar yok ki. Sıkışır, etraf karanlık, herkes film izliyor. Dayanamaz ve ayağa kalkmaya karar verir. Tam kalkacak yanındaki adam sorar:

-Nereye beyefendi?

-Hiç, tuvalete.

-Beyefendi, siz yabancısınız galiba?

-Evet ama nereden anladınız?

-Burada beyazlar tuvalete gitmez ki, balkondan aşağı işeyiverirler.

Adam iyiden iyiye şaşkın, tek güvendiği etraftaki karanlık. Balkonun korkuluklarına dayanır ve tam çişini ederken aşağıdan bir zenci seslenir:

-Hey yabancı!

Adam iyiden iyiye şaşkın, karanlıkta ve sadece çişinden tanındığı için ürkmüş. Aşağıdaki devam eder.

-İnsan sadece birinin kafasına etmez ki, şöyle bir serpiştirir. Bu memlekette sosyal adalet var, sosyal adalet. 

 CHP’nin sosyal adalet, sosyal eşitlik ve sosyal demokrasi diye tanımladığı siyasi duruş ve muhalefetin, aşağıdaki koltuktan yukardaki beyazlara “çıkışan” adamdan farkı olmadığını düşünüyorum.

Yerel seçimlerden önce belediyelerde memur, işçi, sözleşmeli veya taşeron olarak çalışanları bir heyecan sarar. Siyasi parti değişmese bile kendilerine daha yakın bir ekibin yönetime gelmesi umudu taşır kimisi. Bulunduğu pozisyonu korumak veya daha iyi, daha akçalı, daha fiyakalı bir konuma gelmeyi, bir yakınlarını işe aldırmayı bekleyenler kaygı, gerilim, umut karışımlı ağdalı duygular yaşarlar. Belediyelerin gedikli çalışanları ise varsa bıyık burarak veya göz süzerek, gülümseyerek izlerler bu tabloyu. Sorarsanız “Gelen gideni aratır” diyerek kenardan izlemeyi tercih ederler. Onların duyguları Apollinaire’nin Mirebau Köprüsü şiirinden iki dize gibidir:

“Hayatı gibi ağır biz insanların
Ve taştan daha sert umudu gibi”[iii]

 CHP’nin siyasi yelpaze içindeki yerinin İsmet İnönü’nün deyimiyle “ortanın solunda” bile olmadığı malumunuzdur. CHP, içinde az sayıda sosyal demokrat veya sol görüşlü kişi barındıran merkez sağ bir partidir. CHP seçmenlerinin ezici bir çoğunluğu, seçilemeyecek kişi ve partilere oy vererek oyunun dolaylı da olsa AKP’nin hanesine yazılacağından korkarak kerhen oy vermeyi sürdürmektedir. CHP kurmaylarının, parti yönetiminin bu durumun farkında olmadıkları düşünülemez. Bu haliyle ortadaki tablonun bilinçli bir siyasi tercih olduğuna şüphe edilmemelidir.

İzmir’in CHP belediyeleri; Cumhuriyet Halk Partisi’nin nefret ve şiddet diline, emperyalizme, Ortadoğu bataklığına, sosyal eşitlik ve adalet üzerine söyleyecek sözü olmayan sağ ve muhafazakâr politikalarının vücut bulmuş halidir. İzmir CHP belediyelerinin en üstten en alta kadar tüm yönetsel enstrümanlarının sağ siyasal ideolojik tarzda biçimlenmiş olduğunu iddia ediyorum. Bu iddiam, sadece basit ve dışarıdan bir gözleme ait değildir; bir CHP belediyesinde 12 yılı sağlık, çevre, işyeri ruhsatı, veterinerlik, sosyal hizmetler alanlarında yöneticilik olmak üzere toplam 22 yıl çalışmış, tıp doktoru ve yazar sıfatına haiz bir aydın olarak iddia ediyorum.

Bazı arkadaşlarım, Büyükşehir adayı olarak Tunç Soyer’in açıklanmasını umuyor, bekliyor ve istiyorlar. Bu istek ve beklentiyi saygıyla karşılamakla beraber; olumlu bir kişilik yapısı, birikim ve donanımı yüksek, sol bir dile sahip Tunç Soyer veya başka bir kişinin Büyükşehir Belediyesi’nin devasa kirlenmişliğine karşı dişe dokunur bir değişiklik yaratamayacağı kanaati taşıyorum. Gerçekten bir değişiklik, sıçrama yapma, yaptırabilme potansiyeli varsa, aday gösterilmeyeceği, gösterilse de seçtirilmeyeceği, seçilse de görevden alınması için çarkların dönmeye başlayacağı fikrindeyim.

Aşık Püryani’nin[iv]bir dörtlüğü ile bitiriyorum. Güzel okuyun…

 

“Püryani hisseden kıssadır fendim

Fikirsizlik benim eski efendim

Sakın her adama inanmam kendim

Şimdi doğru adam pek az bulunur”

 

 

Dipnotlar:

[i]Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde adayların görüşüldüğü PM toplantısı devam ediyordu.

[ii]Buca konusunda temkinli konuşmakta yarar görüyorum. Son yıllarda Buca’nın sosyal yapısında, siyasi ikliminde, nüfus yapısında önemli değişimler olduğunu gözlüyorum. Ancak elimde sayısal veriler ve/veya niteliksel araştırma sonuçları olmadığı için hata payımı yüksek tutuyorum.

[iii]Çeviri: Ahmet Necdet.

[iv]Aşık Püryani üzerine yazdığım yazıyı okumak isterseniz tıklayın lütfen:

https://doganalpdemir.com/2018/12/21/asik-puryani-siirli-cuma/

 

 

Yazıda kullanılan kapak görseli İzmir Saat Kulesi’ne ait olup fotoğraf tarafımca çekilmiştir. (DAD)

Çinli hastanın tercihi ve 24 Haziran seçimleri

Birkaç gün sonra oy vermeye giderken, seçilmesini istediğimiz adayı ve partiyi belirlemiş, kafamızda şekillendirmiş olacağız. Seçimde kullanacağımız oy, içinde yaşadığımız ülkenin geleceğine yönelik taleplerimizin bir tercihe dönüşmesi anlamına geliyor. Toplumu oluşturan bireylerin oy vermesiyle teşkil edilen siyasi yönetim biçimine demokrasi diyoruz ve en iyi yönetim biçimi olduğuna inanıyoruz. Açıkça söylemem gerekirse aynı fikirde değilim; demokrasi adını verdiğimiz, sandığa dayalı siyasal yönetim şeklinin büyük handikapları olduğu, sanıldığı gibi en ideal yönetim şekli olmadığı kanaatindeyim. Nedir, içinde bulunduğumuz koşullarda biraz “sofistike” kalacak bu konuyu tartışmak değil amacım. Bugünkü yazımda yaşamımızdaki her türden tercihin dayanakları konusunda gülümseten, düşündüren bir hikayecik anlatacağım. Hazırsanız başlıyoruz.

Zamanın birinde Çin ülkesinin küçük bir köyünde yaşayan bir adam varmış. Günün birinde hastalanmış, yaşadığı yörenin çevresindeki sağaltıcılar, otacılar, üfürükçüler çare bulamamışlar hastalığına. Sonunda o zamana kadar hiç gitmediği bir büyük kente gitmeye karar vermiş. Hasta haliyle onca yola gitmek kolay değilmiş ama sonunda varmış kente. Hemen sorup soruşturmaya başlamış, en iyi hekim kim, hastalığını en iyi hangi tabip iyi edebilir öğrenmeye çalışmış. Çalışmış ama her sorduğu başka bir hekimin adını veriyor, diğerlerini kötülüyormuş. Karar vermek, hekimlerden birini seçmek hiç de kolay değilmiş. Günler süren bu araştırmalar sonunda henüz karar veremese de iki önemli bilgiye ulaşmış. Birincisi şehirdeki hekimlerin tümünün evleri, muayenehaneleri aynı sokakta bulunuyormuş. İkinci öğrendiği bilgiye ise hem şaşırmış hem de karar vermesinde çok işe yarayacağını düşünerek sevinmiş. O kentte yaşayan hekimlerin oldukça katı, olmazsa olmaz bir adetleri varmış. Her hekim, yanlış tedavi sonucu ölümüne sebep olduğu her hastası için kapısının önüne bir fener asmak zorundaymış. Yabancı adam bir akşam vakti hekimlerin sokağına varmış, başlamış sokağı incelemeye. Nedir, gördüğü manzara karşısında küçük dilini yutacakmış neredeyse. Her gördüğü evin önü fener alayı gibiymiş, kapıların önüne asılı fenerlerin çokluğundan dehşete kapılmış. Kendi kendine “ağrım sızım var ama sonuçta yaşıyorum, en iyisi köyüme dönüp hastalığı sineye çekeyim” diye söylenirken kapısında sadece beş adet fener olan bir hekimin evini görmüş. Sevinmiş, çalmış kapısını. Hekim dinlemiş hastasını, muayene etmiş, kendine göre bir ilaç hazırlayıp içirmiş hastasına. Sabaha kadar dinlenmesini, sabah gelip yeniden muayene edeceğini söylemiş hastasına. İlacı içen hasta adama bir rehavet çökmüş, kendinden geçecek neredeyse, yine de hekime şunları söylemiş:

“Sokağınızdaki bütün hekimlerin kapılarının önünde sayısız fener var, sizin kapınızdaysa sadece beş fener saydım; bu başarınız için sizi kutlarım”

Hekim gülümseyerek cevap vermiş:

“Hekimlik mesleğine ileri yaşlarda başladım, sadece bir hafta oldu çalışmaya başlayalı. Siz benim altıncı hastamsınız[i]

 Çinli hekimin ertesi sabah kapısına altıncı feneri asıp asmadığını bilmiyoruz ama bu hikayeciği dinleyenlerin hekim seçimi yaparken kullandıkları kriterleri değiştirdiğini umuyorum.

Seçim yapmak, bu seçimi doğru bir karara dönüştürmek bir bilgi düzeyi ve bilinçlilik gerektirir. Oy kullanırken ülkenin içinde bulunduğu vaziyeti bütün açıklığı ile değerlendirmek, ülkenin dünyadaki yerini saptamak, bu verili düzenin devamı halinde bizleri/toplumumuzu nelerin beklediğini öngörmek bir zorunluluktur. Adayların ve partilerin verdikleri sözleri bir yana koyup, bu sözlerin nasıl ve hangi kaynaklarla gerçekleştirileceği iyi okunmalı; iktidara aday partilerin kendi örgütsel yapıları, varsa yerel yönetimlerdeki faaliyetleri dikkatle analiz edilmelidir.

Okuduğunuz bu yazının 24 Haziran seçimlerindeki kararınızı değiştirmeyeceğini biliyorum, nedir, karar verme süreçlerimiz hakkında azıcık da olsa düşünüleceğini ummak istiyorum. Ne de olsa İranlı şair Ahmet Şamlu’nun dizelerindeki umuda tutunmuş gibiyiz:

“Umudu öğretmiyor uzaklar.

Bu sonsuzluk öyle büyük bir zindan ki

Ruhum, yetersizliğin utancından

gözyaşlarına saklandı.[ii]

 

 

 

DİPNOTLAR

[i]Yazdığım bu hikayecik yıllar önce duyduğum veya dinlediğim bir fıkradan esinlenerek tarafımca yeniden yazılmıştır.

[ii]Ahmet Şamlu, Ey Aşk Ey Aşk!  Mavi Yüzün Görünmüyor, Yapı Kredi Yayınları, 2004, sayfa: 34, Başlangıç adlı şiirden.