Etiket arşivi: ŞİİR

Aşık Serdari- ŞİİRLİ CUMA

 

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Serdari, 1834-1918[i]yılları arasında yaşamıştır.

Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Hacı’dır. Çocukluk döneminde eşekten düşerek kolu kırılmış, kırığın kaynamaması nedeniyle kangren olmuş ve kesilmiştir. Bu nedenle Çolak Hacı adıyla da tanınmıştır. Gençlik yıllarında Şarkışla kadısının kızını kaçırmış, yakalanmış ve hapse düşmüştür. Birkaç kez evlendiği ve 10 çocuğu olduğu belirtilmektedir. Geçimini çiftçilik ve avcılık ile sağlamıştır. Tek kollu olmasına rağmen halk ozanlığı yanısıra avcılığı ile tanınmıştır.

Aşık Serdari hiç eğitim görmemiş ve okuma yazma bilmemektedir. Şiirlerini dinleyicileri, sevenleri kâğıda aktarmış, birçoğu da kaybolmuştur. Şiirlerinde aşk, ayrılık, gurbet ve yoksulluk temaları öne çıkar. Yaşadığı çağın toplumsal sorunlarını cesurca dile getirmiştir. 1887 yılında yaşanan kuraklığın sebep olduğu sıkıntıları dile getirdiği şiirleriyle tanınmıştır.

Aşık Serdari’nin bu hafta için seçtiğim şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

 

“Nesini söyleyim canım efendim

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhal eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim

 

Sefil ireçberin yüzü soğuktur

Yıl perhizi tutmuş içi koğuktur

ineği davarı iki tavuktur

Bundan gayrı yoktur malımız bizim

 

Reçberin sanatı bir arpa tahıl

Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl

Tecelli olmazsa neylesin akıl

Dördü bir okkalık dolumuz bizim

 

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

 

Evlat da babanın sözün tutmuyor

Açım diye çift sürmeye gitmiyor

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor

Başımıza bela dölümüz bizim

 

Zenginin sözüne beli’ diyorlar

Fukara söylese deli diyorlar

Zemane şeyhine veli diyorlar

Gittikçe çoğalır delimiz bizim

 

Sekiz ay kışımız dört ay yazımız

Açlığından telef oldu bazımız

Kasım demeden buz tutar özümüz

Mayısta çözülür gölümüz bizim

 

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer

Yorganı döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim

 

Zenginin yediği baklava börek

Kahvaltıya eder keteli çörek

Fukaraya sordum size ne gerek

Düğülcek çorbası balımız bizim

 

Serdari halimiz böyle n’olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akibet dağılır ilimiz bizim”

 

 

KAYNAKLAR

  • 1-Asım Bezirci- Kemal Özer, Dünden Bugüne Türk Şiiri Cilt 1- Halk Şiiri, Evrensel basım Yayın, 2002.
  • 2-İsmail Özmen, Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 4, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

 

[i]Doğum tarihinin 1833, ölüm tarihinin 1921 veya 1922 olduğunu belirten kaynaklar da bulunmaktadır.

Eşref vakti

Manisa vilâyetinin Kırkağaç ilçesine bağlı Gelenbe kasabasında 1847 yılında doğmuş bir büyük şairimizi tanıtacağım size. Doğduğunda adını Eşref koymuşlar, onurlu, şerefli manasında. İlk öğrenimini memleketindeki “Sıbyan mektebinde” okumuş, sonra Manisa’da, Hatuniye Medresesinden mezun olmuş, Arapça ve Farsça öğrenmiştir. 1870 yılında Manisa Tahrirat Kalemine girmiş daha sonra Turgutlu tahrirat katipliği, Akçahisar ve Alaşehir’de Mal Müdürlüğü yapmıştır. 1878 yılında girdiği sınavla “Kaymakamlık Ehliyetnamesi” almıştır. 1878- 1900 yılları arasında Fatsa, Çapakçur, Hizan, Ünye, Tirebolu, Akçadağ, Garzan, Garbi Karaağaç, Buldan, Kula, Kırkağaç, Daday, Gördes kaymakamlığı yapmıştır. Abdülhamid döneminde ve Gördes Kaymakamlığı yaptığı sıralarda bir “jurnal” üzerine İzmir’deki evi aranmış ve bulunan “evrakı muzırre” (zararlı yayın) nedeniyle tutuklanarak İstanbul’a götürülmüştür. Hükümet aleyhine “fesat kumkuması” kurmak için yazılmış “evrakı muzırre” nedeniyle bir yıl hapse mahkûm olmuştur.

Besmele duymuş olan şeytane gibi

Kahrolursun höt dese bir ecnebi;

Padişahım öyle alçaksın ki sen

İzzet-i nefsin Arap İzzet gibi.”

Bir yıllık hapis cezasını on gün fazlasıyla yatan Eşref, Türkiye’de barınamayacağını anlayarak Mısır’a kaçmıştır. Paris, İsviçre ve Kıbrıs’ta bir süre ikamet ettikten sonra yeniden Mısır’a dönmüş ve Abdülhamid istibdadını yerden yere vuran Deccâl, İstimdâd, Hasbihâl, Şah ve Padişah, İran da Yangın Var isimli eserleri kaleme almıştır.

1908 yılında Abdülhamid’in tahttan indirilmesi sonrası İstanbul’a dönmüş ve Turgutlu Kaymakamlığı ve Adana Vali Yardımcılığı yapmıştır. Ancak bu kez de vali yardımcılığı kadrosu lağvedilip mazuliyet (azledilme) aylığı bağlanmıştır. Bunun üzerine Kırkağaç ilçesine geri dönmüş ve 1912 yılında yakalandığı verem hastalığından ölmüştür. Mezar taşına kendi yazdığı şu dörtlük yazılmıştır.

Kabrimi kimse ziyâret etmesin Allah için,

Gelmesin reddeylerim billâh öz kardaşımı;

Gözlerim ebnâ-yı âdemden o rütbe yıldı kim,

İstemem ben Fâtiha, tek çalmasınlar taşımı.”

Tek isteği mezar taşının çalınmaması olsa da 16 yıl sonra çalınmıştır mezar taşı.

Şair Eşref edebiyatımızın en önemli hicviye (yergi) şairlerinden biri kabul edilmektedir. Şiirlerinde iktidar sahiplerini, fakirlere zulmedenleri, halkı soyan eşrafı, rüşvet yiyen memurları, iktidar yağdanlıklarını, valileri, paşaları gülünç duruma düşürmüş, alay etmiş, bir “punduna getirip” küfür etmiş; bu nedenledir ki ömrü soruşturmalarla, sürgünlerle, hapislerle geçmiştir. Batı tarzı bir düşünce özgürlüğünü savunmuş ve cehaleti büyük bir tehdit olarak görmüştür. Köylünün cahilliğini fırsat olarak kullanan köy bakkallarını bile hicvetmeden edememiştir:

“Sen çalış bir sene harman kaldır

Hepsini elinden alsın bakkal

Ne reva kim sen uzaktan bak kal

Gel inad etme şu pendimi tut

Dediğim veçhile şu mahdumu okut

Okumazsa o da sonra naçar

Olacak bakkala bir hizmetkâr”

Eşref, medrese eğitimine karşı çıkmış ve batı tarzı bir eğitim modeli önermiştir.

“Şimdi birçok tekkeler tembel yatağıdır bütün,

Medrese sâkinleri asker kaçağıdır bütün”

Şair Eşref’in yergilerinden hekimler de kurtulamamıştır:

“Gitse bir hastaya Doktor Şakir

Kurtulur ani, o saatte alil.

Çıkmadan doktor efendi kapıdan

Bacadan çünkü girer Azrail!”

En ağır yergilerini ise hükümet yöneticilerine, valilere, paşalara yöneltmiştir:

“Her biri kendince zulüm etmekte

İnsan bir memur görünce eşkıya sanıyor…

Ey zavallı, bos yere yakınma, bağırıp çağırma;

Çünkü ezilenlerin ahını işiten hükümet bunu musiki sanıyor!”

Şair Eşref Tanzimat dönemi şairlerinin pek çoğu gibi nazım biçimi, ölçek ve dil bakımından Divan şiirinin geleneklerine bağlı kalmıştır, nedir, şiir konusu olarak divan şiirinden tümüyle ayrılmıştır. Şiirlerini aruz ölçüsü kullanırken bile halk diliyle yazmış; “şaşırdı kaldı”, “sürsünler çıkarsınlar”, “utanmak yok mudur yahu”, “be vicdansız!”, Rabbim akıllar versin”, “ocak söndürmek”, “tüy dikmek”, “küpü doldurmak”, “karnı yemine tok”, “zorla güzellik” türünden halk deyişlerini sıkça kullanmıştır. Divan edebiyatında hiciv türü daha çok sevilmeyen bir kişiyi küçük düşürme amacıyla kullanılırken, Eşref’in yergileri kişisel garaza değil, toplumun yaralarını ortaya çıkarmaya yönelmiştir. Kişilere yönelik hicivleri de bu amaca hizmet eder:

“Hele ol nâzır-ı Bahriyye Haşan Paşanın

Devlet ü millet için varlığı tûfan gibidir.”

Şair Eşref’in dili serttir, galiz küfürleri bile bayağılaşmadan şiire yedirmeyi başarmıştır. Bir softanın kendisine sorduğu “insanın yaratıldığı çamurun içinde saman olup olmadığı” sorusuna şu dörtlükle cevap verir.

“Ey bana tıynet-i ademin çamurunda saman var mı diyen

Gel bir daha etme bu sual-i hamı

Çamurunda saman olsaydı eğer ebül beşerin

Çatlayıp ta yarık olmazdı ananın .mı.”

Şair Eşref’in tam yerine oturan; haksızlığa, adaletsizliğe, zalimliğe, yobazlığa yönelik hicivlerini okudukça insan kendine sormadan edemiyor. Şair Eşref günümüzde yaşasaydı başına neler gelirdi?

KAYNAKLAR

1- Cevdet Kudret, EŞREF Hicviyeler, Bilgi Yayınları 1953

2- Eşref, Deccal, 30 Teşrinsâni 1320. Yazı çevrimi: M.Gürhan BAŞARAN

3- Nevin Koçoğlu, Şair Eşref/Küfürlerin Efendisi, gaziantephaberler.com, 4 Şubat 2012.

4- Alpay Kabacalı, Çeşitli Yönleriyle Şair Eşref, Özgür Yayın Dağıtım, 1988.

5- Taner Yılmaz, Milliyet Blog, 24 Mayıs 2008.

6- Zeki Arıkan, “İzmir’de İlk Kooperatifleşme Çabaları”, Tarih İncelemeleri Dergisi, IV (1989),31-42

7- Hilmi Yücebaş, Şair Eşref Bütün Şiirleri ve 80 Yıllık Hatıraları, Dilek Yayınevi, 1978.

 

Bükülmez bir kadın şair

 

Bu yazıyı PDF formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz TIKLA VE İNDİR

 

Bir asır öncesinin, sayıları oldukça az kadın şairlerin ortak bir özelliği olduğu söylenebilir. Neredeyse hepsi, devrin elit seçkinlerinin konaklarda yetişmiş, özel eğitim almış “babasının kızları”dır. Bu kalıba, hatta hiçbir kalıba sığmayan, günümüzde unutulmaya terk edilmiş bir kadın şairimiz var oysa: Yaşar Nezihe Hanım.

Kendisinden önce doğan dört bebeğin ölmesi nedeniyle Yaşar adı verilir, yaşasın diye. İstanbul’un Silivrikapı semtinde yoksulluğun diz boyu yaşandığı bir aile ve çevre içinde doğmuştu, yıl 1882. Altı yaşında annesini kaybeder, ilgisiz, kötürüm bir teyze ile sarhoş bir babanın elinde kalır. Günleri sokaklarda geçer, komşuların destek ve bakımı ile hayatta kalır. Annesinin ölümünü ileriki yıllarda şu dizelerle anlatır.

“Ya Rabbî yakışmıyordu ölmek

Ben varken o toprağa gömülmek”

 Ailesi onu okutmayınca mahalle mektebine kendi başına başvurur, “Ben öksüzüm hoca efendi, beni okutunuz!” der, hocası ona “kendi gelen” adını koyar. Ancak babası okula gittiğini öğrenir, tartaklar ve okuldan alır. Yine de okuma arzusu sönmez Yaşar Nezihe’nin. Hatıralarında çocukluğunun bu dönemini şu şekilde anlatıyor.

İçimdeki okuma hırsını yenemiyordum. Beş param yoktu. Dere kenarlarında papatya, ebegümeci tohumları toplayarak aktarlara satardım. Kazancımın kırk parasını kalfaya verirdim. Gördüğüm bütün tahsil budur. Edebiyatı, şiir yazmayı kendi kendime öğrendim”

 Martin Hartmann, “Dichter der nuen Turkei” adlı eserinde, Yaşar Nezihe’nin o döneme ait klasik bir eğitim görmemesini bir şans olarak kabul eder ve bu sayede şairenin milli bir şiir dili geliştirdiğini iddia eder.

İlk genç kızlık aşkı sokaklarda devriye gezen Hilmi Çavuş’tur, kavuşamadığı bu ilk aşk onun pek çok şiirinin ilham kaynağı olmuştur. Nedir, Yaşar Nezihe’nin yüzü, ömrü boyunca aşktan yana gülmemiştir.

 Henüz 14 yaşında şarkı sözü olarak yazdığı iki şiiri Mahmûre ve Mazlûme takma adlarıyla Mâlûmât dergisinde yayınlanır. Bu iki şiirinin olumsuz yorumlar almaması onu kamçılar ve yazmayı sürdürür.

Sûziş-i aşkınla her an âh u efgân eylerim

Derdime sensin sebep dermânı senden isterim”

“Bî-vefâlık dersini ta’lîm edip cânânıma

Ey felek bilmem niçin kast eyliyorsun cânıma”

 Yaşar Nezihe’nin “kara bahtı” ömrü boyunca yakasını bırakmaz, babası Kadri Efendi onu kendisinden 27 yaş büyük Atıf Zahit Efendi ile evlendirir. Daha önceki evliliklerinden de çocuğu olmayan kocası, çocuğu olmuyor diye boşar Yaşar Nezihe’yi. Kendisini terk eden kocasına duyduğu hayal kırıklığını şu dizelerde dile getirir.

“Elinle kırdın, ayağınla çiğnedin encâm

O saf emellerimi, aşkımı, muhabbetimi

Düşüp de pâyine günlerce ettim istirhâm

Mübeddel-i elem ettin bütün meserretimi

Gülmelerinle kan ağlar bu kalb-i pür-âlâm”

 İkinci evliliğini mühendis Fevzi Bey’le yapar. 5,5 yıllık bu evliliği sırasında Sedat, Suat ve Vedat isminde üç oğlu olur. Fevzi Bey hovarda ve sorumsuz bir eştir, başka bir kadının ardına takılıp terk eder Yaşar Nezihe’yi. Bu terk edilmişliğin sebep olduğu yoksulluk içinde çocuklarından Sedat ve Suat beslenme yetersizliğinden, açlıktan ölür. Eşini hiç affetmez Yaşar Nezihe, yıllar sonra o günleri şu cümlelerle anlatıyor.

“Ayrılığımızdan beş yıl sonra, Mühendis Fevzi Bey’den bir haber geldi. Ağır hasta imiş; beni evine çağırıyordu. Hiç titremeden gittim. Karyolasında son dakikalarını yaşıyordu. Benim elimden bir yudum su istedi. Arzusunu hemen yerine getirdim. Suyu içtikten sonra yaşlı gözlerle, ‘Beni affet Nezihe!’ dedi. Beynimde beş yıllık sürünmenin, onun yüzünden fidan gibi iki çocuğumu kaybetmenin tartışmasını yaptım. Çektiğim acılarla nasırlaşmış olan kalbimin son cevabını verdim.

– Affedemem!

Üç saniye sonra gözleri kapandı. Avucumun içindeki eli buz gibi soğudu; ölmüştü”

 Eski eşini affedemeyişini, derin kırıklığını şu dizelerle anlatır.

“Getirmedin iki yıl bir dilim kuru ekmek,

Senin için çalışırdım hiç usanmazdım

Biri bu hâli söylese inanmazdım

Gömüldü makber-i nisyâna altı yıllık emek”

 Yaşar Nezihe ölen iki çocuğu için de çok sayıda şiir yazmıştır.

“Ey gonca iken hâke düşen nazlı çiçekler

Mahvoldu size verdiğim âh bunca emekler

Etmez müteselli beni güller kelebekler

Ağlar sanırım hâlime göklerde melekler

Gelmez melekü’l-mevt orda bilmem ki ne bekler”

 Oğlu Vedat’la hayata tutunur ve giderek daha çok şiir yazmaya ve şiirlerini Terakki ve Malûmât dergilerinde yayınlatmaya başlar. 30 yaşına gelmiştir, iki evlilik ve bir çocuk. İlk evliliğinden önce kısa bir süre nişanlı kaldığı yazar Yusuf Niyazi Erdem’le üçüncü evliliğini yapar:

“Evvelce nişanlı kaldığımız Yusuf Niyazi Bey, aradan 13 yıl geçtikten sonra, bana talip oldu! Yakamı bırakmadı. İlk iki evliliğimden yüreğim yanıktı. Ama üçüncü kez de olsa talihimi bir daha deneyim, dedim! Hay demez olaydım! Güya yuvamıza uğur getirir diye, nikâh günümüzü, ikinci meşrutiyetin dördüncü yıldönümüne rastlayan 10 Temmuz 1912’ye düşürmüştük. Niyazi’nin görev yeri olan Cide’ye gitmek üzere İstanbul’dan vapura bindik. Adam daha vapurda iken çapkınlığa başladı. Cide’ye vardığımızın on ikinci günü de evvelce boşadığı iki kadını eve getirdi. Gayet soğukkanlı bir dille ‘Hep birlikte otururuz!’ dedi. Nikâhlandığım 10 Temmuz günü ben onun onuncu karısıymışım da haberim yokmuş! Ancak elli gün dayanabildim. İstanbul’a dönüp mahkemeye başvurdum. Adam, boşamam boşamam, diye tutturdu. Zar zor boşanabildim. Üç evliliğimde düş kırıklığına uğradım. Hiçbirinden ne birlikte olduğum günlerde ne de ayrıldıktan sonra on paralık yardım ya da nafaka ve tazminat gibi bir şey görmedim”

 Yusuf Ziya Erdem’le boşansa da kırk yıl boyunca mektuplaşırlar. Erdem’in çıkardığı “Nazikter” isimli edebiyat dergisinin uzun yıllar boyunca baş şairliğini yapar. Sonuç olarak oğlu Vedat’la yine yalnız kalmıştır.

Zevk almadım hayâtın baharından yazından

Kara bahtım utansın saçımın beyazından”

 Gençlik yıllarında sık sık intiharı düşünen, yaşamak istemediğini dile getiren Yaşar Nezihe Hanım, annesi ve kız kardeşlerinin veremden, babası ve amcasının koleradan, iki çocuğunun yetersiz beslenmeden ölümüne tanık olmuştur.

“Hükm ėder hâkim efendi, haklı-haksız anlamaz,

Yâ, ilâhî, intihârdan başka çarem kalmadı”

 Yaşar Nezihe Hanım’ın yaşadığı çileli hayatı sık sık dile getirişine bakarak onun “acıların kadını” gibi arabesk bir tanıma sığdırılmaya çalışılması büyük bir haksızlıktır. Yaşar Nezihe Hanım, peçesiz olarak basına çıkabilen ilk kadınlardan biridir. Tamamen kadınlara ait bir dergi olan Kadınlar Dünyası’nın her sayısında şiirleri yayınlanmaktadır ve 124. Sayının kapak resmi “Büyük Şaire Yaşar Nezihe Hanımefendi” başlığı ile şaireye aittir.

 İlk kitabı olan “Bir Deste Menekşe” rağbet görmez, geçimini el işleri yaparak ve askere gidenlerin mektuplarını okuyarak, mektuplara cevap yazarak sağlar. “Rah-ı Maişet” başlıklı şiiri o döneme aittir.

Bu aciz iğne elimde önümde bir gergef

Belâya mihnete, âlâma gönlüm oldu hedef

Kuru bir ekmek için muttasıl seyrederim

Belâ-yı kahr-ı maîşetle kahrolur giderim”

 Savaş yıllarının yoksulluğu ve toplumdaki yaralarını dile getirmeye başladığı “Ekmek Kömür İhtiyâcı” adlı şiiri Nazikter’de yayınlanır.

“Mahalleden iki gündür verilmiyor ekmek

Kolay değil gece gündüz bu açlığı çekmek

Zavallı milletin aç karnı dört buçuk senedir

İâşe meselesi hallolunmuyor bu nedir?…

Satıldı evlerin eşyası hep bir ekmek için

Ne yaptı millet acep bu azâbı çekmek için

Kiminde kalmadı yatmak için yatak yorgan

Acıkınca bulamadı birçokları yazık kuru bir nân

Şaşırdı genç kadınlar yollarını oldu zelil

Eden bu milleti açlıktır hep bu rütbe sefîl”

 1925 yılında ikinci ve son kitabı “Feryâdlarım” yayınlanır. Bu tarihten sonraki şiirleri sadece dergi ve gazetelerde yayınlanacaktır.

 Yaşar Nezihe Hanım’ın içinde yaşadığı toplumun sosyal eşitsizliklerine, yoksulluğa ve savaşın yıkımlarına dair çok sayıda şiiri bulunmaktadır. 1923 yılında gazete çalışanlarının grevini destekler ve “Gazete Sahiplerine” başlıklı bir şiir yazar.

Onlardır eden zevkini, eğlenceni temin

Onlar çalışır etmek için hep seni zengin

Kurşundan hurûfât o hayatı kemirirken

Her gün bir parça solarken ve erirken”

 1925 yılında sol görüşlü Aydınlık gazetesinde yazması, Amele Cemiyeti’ne üye olması, grevleri desteklemesi ve “komünistlik suçlaması” ile gözaltına alınır. Yazdığı 1 Mayıs şiiri sınıfsal bir bilinçliliğe ulaştığını göstermesi açısından önemlidir.

“Ey İşçi! Bugün hür yaşamak hakkı seninken

Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.

Sa‟yınla edersin de “tufeylî”leri zengin

Kalbinde niçin yok ona karşı bir kin?

Rahat yaşıyor; işçi onun emrine münkâd;

Lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.

Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.

Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden”

 Şair Sennur Sezer, Yaşar Nezihi Bükülmez’e yazdığı “mektupta” şu sözcüklerle sesleniyor şair meslektaşına:

“Sayın Yaşar Nezihe Bükülmez,

130. yaşınızı kutlarken, tüm emekçi kadınlar adına, izin verirseniz ellerinizden öpüyorum.

Sizin ilk 1 Mayıs şiirini yazdığınızı anlattığımda salondaki her kadın öylesine heyecanlanıyor ki.

1934 yılında gazetelerde öldüğü haberleri çıkınca bilgi yoksunu araştırmacı gazetecilere ve şair dostlarına bir şiir yazar.

Kimse bu satırları böyle alan kaleme

Bir son vermek istemiş benim gama eleme

Bakmış günde yüz kere ölüp duruyorum

Ölümü bir saadet bir nimet biliyorum;

İnsafsız kalemiyle beni öldürüvermiş,

Aklınca gözyaşıma böyle nihayet vermiş.”

 Yaşar Nezihe Soyadı Devrimi ile kendine “Bükülmez” soyadını almıştır.

“Bakıp da soyadıma sanma bükülmüyorum

Felek cefâlarıyla, gençken büktü belimi”

 İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri’nde Yaşar Nezihe Bükülmez için şu satırları yazıyor.

“Mihnetler içinde kalmayıp bu hayatı refâhet ve saadet içinde geçmiş olsaydı daha güzel yazar mıydı? Bu suali “elbette yazardı” cevabıyla karşılamakta acele etmemelidir. Çünkü her meslekte nice kıymetli âdem vardır ki sefâlet ve ıstırabın dehşetli darbelerine uğrayarak yetişmiştir ve onların eserlerine pek çok defa tefevvuk etmiştir.”

 Yaşar Nezihe Hanım, kadın olmanın ve kadınlık değerlerinin küçümsendiği bir dönemin ve toplumun şairidir. Üstelik, o dönemde kimi kadın edebiyatçıları nispeten koruyan ekonomik yeterlik, aydın bir eşin ve ailenin koruması gibi sosyal destek sistemlerinden tümüyle yoksundur. Bu koşullara rağmen Yaşar Nezihe Hanım’ın çok alışılageldiği üzere erkek dilini kullanmadan bir kadın dili yarattığını söylemek hata olmaz. Yaşar Nezihe’nin yaşadığı dönemde ve sonrasında “ıstırapların şairi” olarak etiketlenmesi, “birkaç sol tandanslı şiir yazmakla sosyalist şair olunmaz” şeklinde değerlendirilmesi, onun aslında çok güçlü bir kadın hakları savunucusu olduğunun ve devrimci yanının gizlenme çabası olarak görülmelidir.

Yaşar Nezihe Hanım edebiyata ilişkin aktif yaşamını 1953 yılına kadar sürdürebilmiş, 1971 yılında hayata gözlerini yummuştur.


KAYNAKLAR

1-İlknur TATAR KIRILMIŞ, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 1/4 2012 s. 70-84,

2- İlknur TATAR KIRILMIŞ,. İlk Sosyalist Kadın Şair Yaşar Nezihe Bükülmez mi? ,Turkish Studies, International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 2009.

3- İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul, 1988

4- Doğan Hızlan, Bir şair dostun ardından, Hürriyet Gazetesi, 8 Ekim 2015.

5- Sennur Sezer, İlk işçi kadın şairimiz, Evrensel Gazetesi, 3 Aralık 1995.

6- Füsun Çoban Döşkaya, Ataerkil İdeoloji ve Yaşar Nezihe Bükülmez, Dokuz Eylül Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayını, Temmuz 2010, İzmir.

7- Vikipedi

Lİ PO (Lİ BAİ) – ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Li Po (veya Li Bai), 701- 762 yılları arasında yaşamıştır. Çin edebiyat tarihinin en önemli iki şairinden biri olarak kabul edilir

20 yaşında ailesinin yanından ayrılarak Çin eyaletlerinde gezmeye başlar. Bilgisi ve kültürü ile dikkat çeker, Tang hanedanı döneminde saray şairliği yapar. Ancak kraliçeye aşık olması ve sarhoş gezmesi yüzünden saraydan kovulur. Söylenceye göre; sarhoşken Yangtze Nehirinde eğilip ayın yansımasını öpmeye çalışırken düşmüş ve boğularak ölmüştür.

19. ve 20. Yüzyıllarda Batı’nın sembolist şairlerini etkilemiştir. Şiirlerinde Taoizm’in etkisi belirgindir. Kendi ruhsal dünyası ile tabiatın hallerini abartılı ve coşkulu bir dille sentez etmiştir. Günümüze kalmış bin kadar şiiri vardır. Batı edebiyatını derinden etkilemiş olan Li Po’nun dilimize çevrilmiş birkaç şiiri antolojilerde yer almıştır.
Li Po’nun Chang Kan Türküsü adlı şiiri bu hafta için seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“CHANG- KAN TÜRKÜSÜ
Sen bir okul öğrencisi
Ben de bir küçük kızken,
Dolaşırdın kamış sırıklarla
Gözetlerdim seni geçerken.
Şen çocuklardık o zaman
Cahang-kan köyünde yaşayan,
Ben bir kadınım şimdi
Sen bir koca adam.
Ondört yaz geçmiş, hayret,
Karın olalı senin;
Bakamaz gözlerim gözlerine
Korkuyorum seviden, yaşamdan.
Loş köşelere gizleniyorum,
Gelemiyorum çağrına,
İşte yıl erdi sona
Her şeyleri örttü sevi.
Biliyorum sadıktın
Seven bir erkek gibi,
Irmak kıyısında bekleyen
Düşlerinin kadınını;
Ama duruyorum ben şimdi
Balkonda tek başıma,
Gözleyip bekleyerek
Taş kesilen kız gibi.”

Çeviri: Yekta Ataman

KAYNAKLAR
1- Dünyanın En Güzel 100 Şiiri, Editör: Halil Gökhan, Kafekültür Yayıncılık, 2015.
2- Hakan Arslanbenzer, Li Bai’in şiirleri, Tarih Haber, 13.06.2016.
http://www.tarihhaber.net/li-baiin-siirleri/
3- Vikipedi

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığından çıkmaya, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.
Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.