Etiket arşivi: ŞİİRLİ CUMALAR

Sîmîn Behbehânî- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, 20. yüzyıl İran edebiyatının ve Fars dilinin en önemli kalemlerinden biri olan Sîmîn Behbehânî, 1927- 2014 yılları arasında yaşamıştır.

Tahran’ın Himmetâbâd mahallesinde doğmuştur, babası tanınmış yazar ve İkdâm gazetesi müdürü Abbas-i Halîlî, annesi dönemin seçkin kadınlarından Fahr-i Adil-i Hilatberî’dir. Babası Abbas Halîlî 1893 yılında doğmuş, Arapça ve Farsça dillerinde şiir söylemiş ve Firdevsi’nin Şahnâme’sinden yaklaşık 1100 beyiti Arapçaya tercüme etmiştir. Babası aynı zamanda sayısız roman yazmış ve yayımlamıştır. Sîmîn Behbehânî, babası hakkında şunları yazar:

“Babam tarih ve inceleme konusunda onlarca cilt kitap yazmıştır. Roman tarzını başlatan kişidir. Müdürü olduğu İkdam gazetesinin çok okunduğu zamanlarda yani Muhammed Rıza Pehlevi dönemi öncesi, eserleri Milli kütüphanelerde, meclislerde ve saygın başka kütüphanelerde yayımlanmıştır. Şüphesiz ben cesur, hakkını savunan, özgürlükçü ve korkusuz olmayı babamdan öğrendim. (eğer başarabildiysem) O sadece kadın hakkının kazanılmasında çalışmadı, kadın haklarını arayarak yaşamı boyunca kadınlara rehber oldu.”

 Annesi Fahr-i Uzma Argun ( Fahir Adil Hil‘atberi ) şair, yazar ve gazeteciydi. Sîmîn Behbehânî annesi hakkında şunları söyler:

“ … Annem sanırım kendi dönem kadınlarının ilginç örneklerinden biriydi. O dönemde kadın için okuma ve yazma günah sayılıyordu. Fars edebiyatı, fıkıh, usul, Arap dili, felsefe, mantık, tarih ve coğrafya derslerini iyi bir şekilde zamanın hocalarından öğrenmişti. Fransızcayı kendi evlerinin yakınında oturan İsveçli bir kadından küçük yaşta öğrenmişti. Elbette annem şanslıydı, çünkü anne ve babasının kucağında büyümüş ve küçükken onun eğitimi için hiçbir imkândan kaçınmamışlardı”

 Annesi Fahr-i Argun Hanım sosyal ve aktif bir kadındı. Kendisi gibi düşünen birkaç kadınla birlikte 1922 yılında Vatansever Kadınlar Derneğini kurmuş ve bu derneğin aktif üyesi olmuştur. 1935 yılında da Kadınlar Gazetesini kurmuştur. İran’da kadın hareketinin, İran feminist düşüncesinin öncüsü ve liderlerinden biridir.

Anne babasının özelliklerine baktığımızda, Sîmîn Behbehânî’nin şiirdeki başarısının altında aileden aldığı eğitimin önemi de ortaya çıkar. Çok iyi bir eğitim sürecinden geçen Sîmîn Behbehânî ilk şiirini on dört yaşında yazmıştır.

“Annem ilk gazelimi Meliku‘ş Şuarâ Bahar(1886-1951) ın editörlüğünü yaptığı Nevbahar gazetesine gönderdi ve orada yayımlandı.” 

Yazdığı ilk gazelin daha ilk beytindeki toplumcu gerçekçi mesaj onun tüm şiir yaşamına damgasını vurmuştur.

“Ey açlıktan inleyen millet, ne yapıyorsun?
Ey perişan fakir millet ne yapıyorsun?”

 Sîmîn Behbehânî, 1951 yılında Eğitim Bakanlığında öğretmen olarak çalışmaya başlar. Öğretmenliğe başlayışını şu satırlarla anlatır.

“İşe başladığım ilk gün sınıfa girdim. O kadar gençtim ki öğrencilerle aramda fazla yaş farkı yoktu. Hatırlarım, bir gün öğrenciler etrafımı sarmıştı. Gençtim, az bilgiliydim ve hiç tecrübem yoktu. Tam o esnada bir müfettiş sınıfa girdi. Hayretler içinde pazar yeri kalabalığındaki sınıfta öğrencilerden birine sordu: “Öğretmeniniz nerede?” Öğrenciler beni işaret etti ama müfettiş inanmadı…”

 1978 yılında, İran Yazarlar Derneği (Kanûn-i Nivîsendegân-i İrân) Başkanı olmuştur. Aynı yıl İnsan Hakları Gözetmeni Hellmann-Hammet Grant ödülünü almıştır. 1998 yılında Nobel Edebiyat ödülü adayı olmuştur. 1999 yılında ise Berlin’de İnsan hakları örgütü Carl Von Ossietzky ödülünü almıştır.

Önceleri geleneksel tarzda ve daha çok klasik gazel formunda şiir yazarken daha sonraları dörtlüklerden oluşan formları da kullanmaya başlamış ve nihayet şiirin biçim ve içeriğinde oldukça büyük ve önemli yeni arayış ve değişikliklere gitmiştir. Fakat yine de geleneksel şiirle bağını koparmamış, yeni klasikçiler ya da inkılap şairleri arasında olmuştur. Geleneksel gazel türünden yeni gazel türüne sıçrayışı sadece teknik bir dönüşüm değildir. Sîmîn Behbehânî, aruz vezninin şiirin ve şiirin vermesi gereken mesajın yükünü çekemediğini gören bir edebiyatçıdır. Denebilir ki, Fars dilinde ve gazelde yeni bir müzik ve ritim yakalamayı başarmıştır.

Sîmîn Behbehânî, şiirlerinde gazel türünden vazgeçmemiştir. Nedir, şiire biraz meraklı olan herkesin bildiği gibi gazel, “kadınlarla âşıkane sohbet etmek” anlamına gelir ve ana teması aşk, kadın, şaraptır. Oysa Sîmîn Behbehânî, yazdığı ilk şiirinden itibaren sosyal sorunları, halkın sıkıntılarını, kendi yaşadığı ve ilgisiz kalamadığı sorunları başarıyla işlemiştir. Şiirlerinde halk deyişlerini, masalları, hurafe ve inançları, destanları hatta çocuk oyunlarını ustalıkla kullanmıştır. Sıradan insanların sorunlarını, özellikle toplumunun kadınlarına ait acılarını kolayca anlaşılabilir bir dil ile anlatmayı başarması onu Fars edebiyatının ölümsüzleri arasına katmıştır.

“Zengin adamın bu dul karısı
Kanunun kör gözünde durmuş
Adamın servetinden ve malından nikâh ve nikâh akçesi olarak
Kanun kadının eline birkaç metelik vermiş.”

 Behbehani şiirlerinde zina yapan kadının taşlanması, aç kaldığı için hırsızlık yapan çocukların elinin kesilmesi vb. cezaları eleştiren şiirler yazdı. Pek çok kez İran İslam Cumhuriyeti yönetimiyle karşı karşıya geldi, İran- Irak savaşını eleştiren şiirini yayınlayan dergi kapatıldı. Sınır dışı edildi. Üzerindeki baskılara yönelik olarak şunları söylemekten çekinmemiştir.

“Beni yakmak isteyebilir veya bana taş atmaya karar verebilirsiniz. Ama elinizdeki taş bana zarar verme gücünü kaybedecektir.”

Sîmîn Behbehânî’nin şiirlerinde sosyal adaletsizliğe ait yaralar güçlü imgelerle anlatılmıştır.

“Sabr et, gelecek aya kadar…

Gücünü bitiren bu zor işin ücretini
Bir ayın sonunu elle geçirdim
Arzu dolu ve sıcak bir gönülle
Hemen eve yöneldim

Fakat, Ne yazık ki, azıcık ücretim
Biriktirdiklerimin hepsi alacaklılara gitti!
Gözüm açılınca gördüm, Ah
Neyim varsa gitmiş

Çocuğum geldi, şaşkınlıkla gözlerime baktı
Onun iki siyah elmas gibi gözleri vardı
Arzuyla yanan gönlünün kıvılcımları
Günahsız bakışlarıyla isyan ederek:
“Ah anne! Geçen ay demiştin
Bana elbise alacağını söylemiştin
Süreyi uzattın, şüphesiz
Şimdi ne istersem getirmelisin.
Elbiselerim paramparça oldu, peki ayın sonu nerede?
Yeni ve güzel elbiseler nerede?”
Utanarak ve yavaşça dedim:
“Sabr et çocuğum, gelecek aya kadar.”

 Bir seks işçisi kadını anlattığı “Fahişenin Şarkısı” adlı şiir kendi çağında deli cesareti gerektirir türdendir.

“Allık dolu o kutuyu bana ver
Renksiz olan yüzümü renklendireyim
Yağı ver, tazeleneyim
Sıkıntıdan solmuş yüzümü (tazeleyeyim)

Misk dolu parfümü ver
Üstüme başıma dökeyim
Bana o dar elbiseyi ver ki
Beni sıkıca kucaklasınlar

O kadehi ver de sarhoş olayım
Kendi kara bahtıma güleyim
Mutsuz ve hüzünlü bu yüze
Aldatıcı bir çehre takayım

Çok kimsem var kimsesizim, bu dostlardan
Gönül dostu yok
Lafta çok teselli eden var
Fakat kısa bir andan başka bir şey değil.

Ey dudağım, sahtekâr dudağım
Sırlarla hüznüme perde çek de
Bana birkaç lira da fazla versinler
Gül, öpücük dağıt, naz yap…”

 Ölümünün dördüncü yılında ülkemizde hiç bilinmemiş, bu yüzden unutulmak gibi bir derdi olmayan, yazdığı 20 kitaptan teki bile dilimize çevrilmemiş, hakkındaki tüm bilgiler Fars Edebiyatı akademisyenlerinin tez ve makalelerinden ibaret olan dev bir şaireyi, Sîmîn Behbehânî’yi tanıtmış ve anmış olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum.

Bu hafta için Sîmîn Behbehânî’nin “Yankesici” adlı şiirini seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Bilir misin neden hapisteyim?
Bir gencin cebine el atmıştım,
Bir şey geçmeden elime,
Ansızın feci bir şamar yedim!

Bilmiyorum babam kim benim,
Nerde açtım gözümü dünyaya;
Beni kim doğurup yetiştirdi böyle,
Kimin memesini aldım ağzıma!

Asla bu sararmış yanağım
Bilmedi anne öpüşü tadı;
Bütün ömrümce bir baba
Şefkatle başımı okşamadı!

Kimse benim için sabahlamadı
Hastayken başucumda!
Yalvarmadan ya da karşılıksız
Gelen olmadı yardımıma!

Kâh Ocak soğuğunda titredim,
Kâh inledim Temmuz sıcağında!
Ekmek hasretiyle aç uyudum
Hasır üstünde cami avlusunda!

Bazen biri götürünce elini
Yüzüme, ya da çeneme,
Sandım ki kavuşurum
Bir öğün yemeğe, bir gecelik eve.

Ancak şu sefil kurtarırdı beni,
Kavurucu susuzluktan bir tas su ile;
Yoksa bir yücenin yoktu yardımı,
Beni doyuracak bir ekmek bile.

Bütün bu çulsuzluğumla
İşte öğrendim bu sanatları;
Milletin cebinden usul usul,
Böyle belledim aşırmayı.

İyice öğrendim yollardan
Sigara izmariti nasıl kaparım;
Çektiğim dumanın acısını
Başkasının cebine nasıl koyarım.

Elime geçirdiğim şişle çocukların
Yepyeni giysilerini nasıl yırtarım.
Ya da tezgâhtan gizli gizli
Bir elmayı nasıl aşırırım!

Bütün çevikliğime rağmen
Artık çok geç, kodesteyim,
Kederimden habersiz,
Serserilerle her daim.

Mutluyum yine de, gururluyum,
Yeni dostlar mektebimizde
Eklemekteler binlercesini,
Benim eşsiz hünerlerime.”

 

KAYNAKLAR
1- Seda Güzel, “ ÇAĞDAŞ İRAN ŞAİRLERİNDEN SÎMÎN BİHBEHÂNÎ ’NİN HAYATI, EDEBÎ KİŞİLİĞİ VE ŞİİRİ ”, ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DOĞU DİLLERİ VE EDEBİYATLARI ANABİLİM DALI FARS DİLİ VE EDEBİYATI BİLİM DALI Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2013.


2- Kadir TURGUT, MODERN GAZEL ŞAİRİ: Sîmîn-i Behbehânî (1306/1927-.), DOĞU EDEBİYATI (KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ), YIL: 1, SAYI: 1, İLKBAHAR-YAZ 2007. 

3-Trevor Mostyn, Simin Behbahani obituary, The Guardian, 28 Aug 2014.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

Aşık Serdari- ŞİİRLİ CUMA

 

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Serdari, 1834-1918[i]yılları arasında yaşamıştır.

Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Hacı’dır. Çocukluk döneminde eşekten düşerek kolu kırılmış, kırığın kaynamaması nedeniyle kangren olmuş ve kesilmiştir. Bu nedenle Çolak Hacı adıyla da tanınmıştır. Gençlik yıllarında Şarkışla kadısının kızını kaçırmış, yakalanmış ve hapse düşmüştür. Birkaç kez evlendiği ve 10 çocuğu olduğu belirtilmektedir. Geçimini çiftçilik ve avcılık ile sağlamıştır. Tek kollu olmasına rağmen halk ozanlığı yanısıra avcılığı ile tanınmıştır.

Aşık Serdari hiç eğitim görmemiş ve okuma yazma bilmemektedir. Şiirlerini dinleyicileri, sevenleri kâğıda aktarmış, birçoğu da kaybolmuştur. Şiirlerinde aşk, ayrılık, gurbet ve yoksulluk temaları öne çıkar. Yaşadığı çağın toplumsal sorunlarını cesurca dile getirmiştir. 1887 yılında yaşanan kuraklığın sebep olduğu sıkıntıları dile getirdiği şiirleriyle tanınmıştır.

Aşık Serdari’nin bu hafta için seçtiğim şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

 

“Nesini söyleyim canım efendim

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhal eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim

 

Sefil ireçberin yüzü soğuktur

Yıl perhizi tutmuş içi koğuktur

ineği davarı iki tavuktur

Bundan gayrı yoktur malımız bizim

 

Reçberin sanatı bir arpa tahıl

Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl

Tecelli olmazsa neylesin akıl

Dördü bir okkalık dolumuz bizim

 

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

 

Evlat da babanın sözün tutmuyor

Açım diye çift sürmeye gitmiyor

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor

Başımıza bela dölümüz bizim

 

Zenginin sözüne beli’ diyorlar

Fukara söylese deli diyorlar

Zemane şeyhine veli diyorlar

Gittikçe çoğalır delimiz bizim

 

Sekiz ay kışımız dört ay yazımız

Açlığından telef oldu bazımız

Kasım demeden buz tutar özümüz

Mayısta çözülür gölümüz bizim

 

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer

Yorganı döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim

 

Zenginin yediği baklava börek

Kahvaltıya eder keteli çörek

Fukaraya sordum size ne gerek

Düğülcek çorbası balımız bizim

 

Serdari halimiz böyle n’olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akibet dağılır ilimiz bizim”

 

 

KAYNAKLAR

  • 1-Asım Bezirci- Kemal Özer, Dünden Bugüne Türk Şiiri Cilt 1- Halk Şiiri, Evrensel basım Yayın, 2002.
  • 2-İsmail Özmen, Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 4, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

 

[i]Doğum tarihinin 1833, ölüm tarihinin 1921 veya 1922 olduğunu belirten kaynaklar da bulunmaktadır.

İlhan Demiraslan – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu haftanın şairi İlhan Demiraslan, 1928- 1980 yılları arasında yaşamıştır.

Bu haftanın şairinin tanıtımına geçmeden önce bir bilgi notu eklemeyi gerekli görüyorum. Dört yılı aşkın bir süredir devam ettiğim ŞİİRLİ CUMALAR etkinliğinde tanıttığım tüm şairler daha önce az veya çok tanıdığım şairlerdi. Bu hafta tanıttığım şair İlhan Demiraslan’ın adını ise ilk kez duydum, ilk kez olarak şiirlerini okudum. İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümü vesilesi ile Varlık Yayınları tarafından 1953 yılında basılan “İstanbul Şiirleri Antolojisi” adlı kitapta yer alan şiirleriyle tanıdım kendisini.

screenshot

Çok tanındık, ünlü bir şairin mahlasla yazılmış şiirleridir diye düşündüm önce. Şiirlerdeki anlam ve müzik, yerin yedi kat altından çıkmaya çalışan masal kahramanının, Zümrüdüanka kuşuyla bütünleşmesini andırıyordu. Nasıl olurdu da tanımazdım bu kanatlı dizelerin yazarı, 52 yaşında, yaşamın baharında ölüvermiş bu büyük şairi. İnternette yaptığım küçük bir araştırma sonunda, İlhan Demirarslan’ı, uzun yıllar önce edebiyatımızın, değer bilmezliğimizin unutulmuşluk mezarlığına gömdüğümüzü anlamış oldum. Google’ın gayya kuyularını iğne ile kazsam da, birinci el kaynaklara dayanan güvenilir bilgilere ulaşabilmeyi başaramadım. ŞİİRLİ CUMALAR’ın bu haftasında elimdeki kısıtlı bilgilerle İlhan Demiraslan’ı sizlere tanıtmaya çalışacağım. Ama sizlere söz, unutulmuşluğa terk ettiğimiz bu şairimiz üzerinde çalışacak ve önümüzdeki aylarda onu hakkettiği şekilde, kapsamlı ve birinci el kaynaklara dayanarak tanıtacağım.

24 Ağustos 1928 tarihinde Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde dünyaya gelmiş İlhan Demiraslan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş ve iç hastalıkları uzmanlığını tamamlamış. Tunceli, Artvin, Tire’de görev yapmış, son görev yaptığı Trabzon’da ağırlaşan sağlık sorunları nedeniyle 1980 Kasım ayında ölmüştür.

İlhan Demiraslan’ın biri ölümünden sonra olmak üzere üç şiir kitabı basılmış: İncir Ağacı, Eller Ekmeğe Doğru ve Acının Uçları. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi kitapları piyasada bulunmuyor.

İstanbul Şiirleri Antolojisi adlı kitapta bulunan “Tophane Şiiri” adlı şiiri bu hafta için seçtim. Beğeneceğiniz umuyor; İlhan Demiraslan’ı, bu değerli meslektaşımı sizlere daha ayrıntılı olarak tanıtacağım yazımda buluşmayı diliyorum.

“Tophane dediğim bir uzun yol

İki yanı iki sıra meyhane

Yüz insan gördüm, yüzü̈ de başka

Benzetemedim birbirine.

 

Biri terlemiş ter kokuyor

Alacalı mendil sarmış başına

Biri kadın demiş bir akşam

Türlü̈ işler açmış başına.

 

Biri çingenedir keman çalar kahvede

Biri oyuncudur zilli maşa takınır

Biri Trabzon’dan gelmiştir

Durur bakınır.

 

Biri kaptandır poyraz yemiş yüzüne

Marangozdur, çıraktır, demircidir.

Biri keyfimin kahyasıdır

Biri bilmem necidir.

 

Biri şarkıcıdır Aile bahçesinde

İyi kızdır, namusludur.

Bir türkü söyler sarhoşluk üstüne

Gönlümüz olur.

 

Biri der ben vuruldum ölmedim

Hekim gelsin sarsın benim yaramı

Gidi kafirin sevdası

Can üzredir meramı.

 

Biri benim komşumdur

Geceleri erkek alır koynuna

Biri orospudur vaz geçmez

Günahı boynuna.

 

Yoldan geçenler daha başka

Bilmiyorum nereye gittiklerini.

Ama kör çalgıcıyı tanıyorum

Yahut terzi kızları, hizmetçileri.”

İncir Ağacı adlı kitabından.

 

 

KAYNAKLAR

 

  • 1- İstanbul Şiirleri Antolojisi, Derleyen Ferhan Oğuzkan, Varlık Yayınları, 1953, İstanbul.
  • 2- Ali Mustafa, Kıyı Dergisi, Sayı 8, 1986. (Not: Bu kaynağa dolaylı olarak internet üzerinden ulaştığımı belirtmek isterim.)

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

 

 

Hasan Basri Alp- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Hasan Basri Alp, 1912- 1945 yılları arasında yaşamıştır.

Çorum’un Mecitözü ilçesinde dünyaya gelmiştir; babası emniyet teşkilatında çalışan Komiser Mehmet Şakir Efendi’dir. 1918 yılında annesi Fatma Hanım vefat eder, Hasan Basri altı yaşındadır. Yıllar sonra, ortaokul yıllarında annesinin ölümüyle ilgili yazdığı şiir Tokat’ta yayınlanan bir gazetede yayınlanmıştır.

Hasan Basri Alp 1938 yılında Çapa Kız Muallim Mektebi mezunu öğretmen Şükriye Hanım ile evlenir. Önce Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde daha sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne devam etmiştir.

Hasan Basri Alp içinde yaşadığı toplumsal sorunları sorgulayan, sosyalist bir dünya görüşünü yansıtan şiirler yazmıştır. Yazdığı şiirler 1940- 1945 yılları arasında Ses ve Yürüyüş dergilerinde yayınlanmıştır. Şiirlerini Çaloğlu takma adıyla imzalamıştır. Yoksul ve sıradan insanlarla, yaşadığı çağa ait büyük resmi ustaca bir araya getirmiştir. 1943 yılında Yürüyüş Dergisi’nde yayınlanan “Biricik Hemşerim” başlıklı şiirini okuyoruz.

“Konuşurduk biricik hemşerimle iki satır,

harbe, sulha ve süpürge tohumuna dair,

O daima bana,

küçücük defterinde

içinden çıkamadığı hesaplar yapar,

“Şaşırdık be hemşerim

yukarı tükürsen bıyık,

aşağı tükürsen sakal” derdi.

Koltuğunda “un” torbası,

başı önüne eğik ve dalgın insanların içerisine

karışır giderdi.” 

İkinci Dünya Savaşı ve sonrası yıllar, her türlü muhalif düşüncenin, özellikle sol ve sosyalist görüşlerin en sert şekilde baskı altına alındığı bir dönemdir. 1944 yılı 19 Mayıs’ında Tahsin Berkem ve Mihri Belli Süleymaniye Camisi’nin iki minaresi arasına dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nu hedef alan ve üzerinde “Saraçoğlu Faşisttir” yazılı bir bez pankart asma girişimde bulunurlar. Bu olay sonrası sosyalist görüşlülere yönelik geniş çaplı tutuklama ve gözaltılar başlar. Arananlar arasında Hasan Basri Alp de vardır. Polis, gizlice buluştuğu karısı Şükriye Alp’i takip ederek ikisini de ele geçirir. Atilla İlhan “Yasak Sevişmek” adlı şiiri Hasan Basri ve Şükriye Alp çiftinin gizli buluşmalarından esinlenerek yazdığını söylemiştir.

Hasan Basri Alp 22 Ocak 1945 günü, 33 yaşında, işkence altında sorguya alındığı Sansaryan Han’ın en üst katından düşerek ölür. Tutanaklara intihar olarak geçer, geçer ama kimse inanmaz Hasan Basri’nin intiharına, düpedüz pencereden atıldığı iddia edilir.

Hasan Basri Alp’in “Mahsul” adlı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“En güzel, en olgun, en harikulâde

Meyvesini versin diye toprak

Hiçbir emek esirgenmedi ondan

Ne zindan ne temerküz kampları,

Ne duvar diplerinde kurşunlanmak,

Ter, göz yaşı ve kanla suladık onu

Dökecek yer yüzüne tam ve olgun mahsulünü

Toprak nankör değildir

Utandırmaz insanoğlunu”

 

KAYNAKLAR

 

1-    Ataol Behramoğlu, Büyük Türk Şiiri Antolojisi, 1. Cilt, Sosyal Yayınlar, 2001.

2- Hami Karslı, Hasan Basri Alp- 33 yaşında yaşamını yitiren Niksarlı yiğit bir şair, Mayıs 2016.

http://www.hamikarsli.com/hasan-basri-alp-33-yasinda-yasamini-yitiren-niksarli-yigit-bir-sair/

3-    Şenol Çarık, Türkiye Solunun Kısa Tarihi-Denizlerin Yolu, Asi Kitap, 2016.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

ÖMER FARUK TOPRAK- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Ömer Faruk Toprak, 1920- 20 Ağustos 1979 yılları arasında yaşamıştır. 1940 kuşağı Toplumcu Gerçekçi şiirinin en güçlü kalemlerinden biri olarak kabul edilir.

İstanbul Çarşamba’da doğmuş olup babası İlâhiyat Fakültesi müderrislerinden İsmail Hakkı’dır, Arapça, Farsça bilir, Divan Edebiyatı uzmanıdır. Annesi ise, Gönen’in ünlü Kara Kadı’sının kızıdır. Ömer Faruk Toprak 1973 yılında, çocukluğunu ve gençliğini tüm yalınlığı ile anlatmıştır:

İstanbul’da doğmuşum. Yedi yaşıma kadar Fatih’te geçti çocukluğum. O yılların bende en etkili izlenimi Haliç’ti. Haliç’in kıyısındaki tersaneler, ufak gemi yapım yerleri ve irili ufaklı gemilerdi bütün dünyam. Sultan Selim Camiinin avlusunun kenarındaki alçak duvarlara oturur, oradan Sütlüce’ye ve Galata köprüsüne kadar görünen Haliç’i dakikalarca seyrederdim. Bazen Camcı Yokuşu’ndan Haliç Fenerine iner, saatlerce oradaki yaşamı izlerdim. Haliç’in üzerinde masmavi bir dünya vardı sanki. Şimdi ne zaman Haliç’i bir kayıkla, bir küçük gemi ile geçsem, hep o yıllar öncesine yaklaşırım. Belleğimde kırık dökük çizgilerle, ama hiç kaybolmadan duran Fener, Cibali, Balat, Ayvansaray kıyılarına iner gözlerim. Çocuk belleğimde uyumuş kalmış dizeler geçer kulaklarımdan. 

Yedi yaşıma gelince ailecek Gönen’e gittik. Annem Gönen’liydi çünkü. O sıralar yedi yaşını bitirmiş küçükler alınırdı ilkokula. Ben de okula yazıldım. Eski harfleri iki ya da üç ay okuduk. Tam öğrenmeye vakit kalmadı. Yeni harflerle öğretim başladı. İstanbul’da Haliç kıyısındaki yaşamdan iyice uzaklaşmış, kerpiç evlerin, dar sokakların, şayak elbiseli insanların dünyasına inmiştim. Gaz lambalarının ışığında, ama daha gerçekçi konuşursak bir küçük kasabanın hemen hiç değişmeyen ortamında kaldım tam altı yıl. İlkokul bittikten sonra bir yıl ortaokula gidemedim. Gönen’de yoktu çünkü böyle bir okul. İlkokuldan sonraki o bir yılım okul kitaplarının dışında, edebiyat eserleri okumakla geçti. İlk okuduğum eserler, Maksim Gorki’nin Arkadaşım, Oscar Wilde’nin Mutlu Prens, Beecher Stovve’un Kamçılı Uygarlık öbür ismi ile Tom Amcanın Kulübesi ve Nazım Hikmet in Gece Gelen Telgrafı’dır. Rastlantı olarak, bu kitaplar geçti elime. Çünkü hangi kitabı bulursam onu okuyordum.

İlk edebiyat tutkumun başladığı o yıldan sonra, İstanbul’da Gelenbevi Ortaokulu’na başladım. Okulun birinci sınıfında iken 1934’de ilk yazım Zavallı Çocuk, Mektepli Gazetesi’nde yayınlandı. Fakat Gelenbevi’de bir üçüncü yılımı geçiremedim. Dünyasından bıkmış, Türkçe öğretmenlerinde iki yıl okuduktan sonra, yeni öğretime başlayan Kumkapı Ortaokulu’na geçtim Türkçe öğretmenimiz kırmızı sakallı Baha Beydi. Bana ilk kez edebiyatı açtı bütün derinliğine. Şiir denemelerine de onun anlattıklarını öğrenerek girdim. İlk iki sınıfı İstanbul Lisesinde Orhan Seyfi ve Hakkı Süha’dan okuyarak geçtim. Orhan Seyfi, çok dar bir edebiyat çerçevesi içinde idi. Ne bilgisi ne öğretmenliği vardı. Hakkı Süha edebiyatı biliyordu ama, öğretemiyordu. Lise son sınıfa gelince babamı yitirdim. Bu yüzden, Lise son sınıfı Kütahya Lisesinde okudum. Eflatun Cem Güney’di hocamız. İyi bir edebiyat öğretmeni idi ama, onun verdiği bilgileri aşmıştım ben artık. Yayın alanına adımımı atmıştım. Daha dokuzuncu sınıfta iken Servetifünun-Uyanış dergisinde ilk şiir denemelerim yayınlanmıştı. Lise son sınıfta iken Varlık, Dikmen, Yeni Edebiyat, İnkılâpçı Gençlik dergi ve gazetelerinde şiirlerim, yazılarım yayınlanmıştı. Liseden sonra İstanbul Hukuk Fakültesinde okudum. O sıra yeni kuşağın edebiyat çevresi iyice hareketlenmişti. Her yıl birkaç dergi çıkıyor, üç beş ya da on sayı devam ettikten sonra yitip gidiyordu ortadan. 1942 yılında beş-altı arkadaş Yürüyüş dergisini çıkardık. On sayı sonra yasa dışı emirlerle kapatıldı dergimiz.

1943 yılında ilk şiir kitabım İnsanlar yayınlandı, ilgi gördü. 1945 yılında Ankara’ya gittim. Ekmek derdimiz başlamıştı.”

Petrol Ofisi’nde 26 yıl çalışan Ö.F.Toprak, kendi isteğiyle Petrol Ofisinden 1972 yılında emekliye ayrılmıştır.

Ömer Faruk Toprak ömrü boyunca şairin topluma karşı bir sorumluluğu olduğunu savunmuştur. 1968 yılında “Kim Ozan” başlıklı makalesinde şunları yazıyor.

“OZAN olmak, yirminci yüzyılın ikinci yarısında toplumsal sorunları bilmekle başlıyor ilkin. Çağımızın gerçeklerini, halk yararı açısından incelemez ve bir yargıya, bir bileşime varamazsanız, şiir bir falcılık kulübesine girer, afyon çekmeye başlayan bir kişinin düş ve görüntü evrenine götürür sizi. Salt güzellik peşinde koşmak, salt süslemecilik değil ozanın işi. Halkı getirmeli, halk tutkusunu getirmeli yapıtlarına. Önce ülkesini tanımalı, ülkesinin her köşesindeki insanları öğrenmekle başlamalı görevine. Yaşam denemelerinden geçerse, uyuşukluğu kırar; çağının dramından yeni bileşimler çıkarır. Sert zamanları, yaşamanın tadını, küçük çerçevelerden sıyrıldığını açıkça söylemelidir. Büyük bir çağ, yeni bir çağ bizimki. Kendini yeniden tazeleyebilirbugünkü ozan.
Şiirleri ile yeni bir dünya getirmiyorsa, yeni bir dünyaya bakmasını sağlamıyorsa, insanların yüreklerinde duygusal bir açılım yaratmıyorsa, gerçek bir ozan karşısında değiliz demektir.”

Ö.F.Toprak’ın bu fikriyatı şiirlerine tüm coşkusu ile yansır.

“iyi insanlar

dalların uçları çatlayacak
toprak ayaklanacaktı,
kerpiç evlerin sofalarında
tarlalara bereket getiren,
yağmurun sesi neredeyse duyulacak
ve gözler biraz dumanlanacaktı.
yüzleri kırışmış ihtiyarlarla
bir hasır üstünde bağdaş kurarak otururduk.
onları,
yarısı kağıt kaplı pencerelerden gelen,
ışık altında,
habersiz bir dikkatle dinlerdim,
mutluluk onlara zaman zaman yaklaşırdı,
iyi insanlardı,
ekmeklerini benimle bölüşecek kadar,
kalplerinin ufukları geniş, iyi insanlardı.”

1940’lı yıllara damgasını vuran Garip şiir akımına yönelik sert eleştirileri vardır Ö.F. Toprak’ın. Garip akımının 1938 yılında Nazım Hikmet’in tutuklanması sonrası sindirilen toplumcu şiirin yerini aldığını iddia eder. 1968 yılında kaleme aldığı bir makalesinde şu satırları okuyoruz.

“Nazım Hikmet’in (17 Ocak 1938) tutuklanışından sonra, onun şiiri, Türk Edebiyatından koparılıp atılmak istendi. Uzun süre, basımevlerindeki dizgi makineleri onun şiirini dizemedi. Oysa o şiir, ulusal toplumcu şiir akımının başlangıç noktası olmuştu. Tuhaf bir rastlantıyla gene 1938’de konuşma diline yatkın, söz oyunu tekerlemeden gelen yeni bir akım başlatıldı. Orhan Veli’nin bobstil şiiri çıkmıştı ortaya. Bu şiir, yüzeysel hece şiirini yadsıyarak, ona karşı gelmişti ama, aslında toplumcu ulusal şiirin yolunu tıkamaktı amaç. Eski ve zengin Türk Şiir geleneğinden yararlanmayı istemiyor, ulusal bir şiir kurma çabasını aklının ucundan geçirmiyordu. Gerçeküstü Fransız şiirinin bazı örneklerini kopya ediyordu.”

Ömer Faruk Toprak yazar Füruzan Toprak ile evlidir. Füruzan bir röportajında eşiyle olan evliliğinden bahseder.

“Ömer Faruk Toprak ile evlenmemde rol oynayan etkenlerin başında gelir onun sanatçı kişiliği. Öbür özelliklerine, gerçek sanatçı kişiliğini ekleyince, idealimdeki erkeği buldum onda.”

Ömer Faruk Toprak’ın 1942 yılında çıkardığı Yürüyüş Dergisi ile ilgili olarak ölümünden iki yıl önce yazdığı şu satırlar edebiyat tarihimiz açısından büyük önem taşır.

“Yürüyüş” dergisini 1942-43 yıllarında yayınlamıştık. Ben o zaman 22 yaşında idim. O yıllarda İnönü’nün açık faşizmi vardı. Bugün ülkemizde örtülü parlamenter faşizm var. İki dönemi de yaşamış bir kişi olarak, hemen belirteyim. İnönü dönemindeki faşizm daha acımasız daha sertti. Bugün bir dergi ya da gazete imtiyazı almak gayet kolaydır. 1942’de çok zordu. Hatta olanaksızdı. Biz bu yüzden Fazıl Mahmut Ülküer adında bir öğretmenin çok önce aldığı imtiyaza dayanarak ve her ay kira ödeyerek Yürüyüş’ü on sayı yayınlayabilmiştik.”

Ömer Faruk Toprak’ın “Salıncak” başlıklı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“salıncak

durup dinlenmeden akan bir ırmakla
binsek ağrı dağının salıncağına
kolan vursak en hızlı rüzgârınla
ne güzel bir orman dolusu yeşil yaprakla
geçip gitmek kilometrelerce ıssızlığı
sen yaşamanın türküsünü sümbüle sor
gömütlerin pembe çiçeklerini geride bırak
durup dinlenmeden ateşler yak
alevler sönse bile kalır biraz kor
yunus pir sultan dizeleriyle yaşıyor
okudukça bahar yağmuru çiseler içime”

 

KAYNAKLAR

1- Ömer Faruk Toprak, Tüm Şiirleri, Adam Yayınları, 1983.
2- Füruzan Toprak, Ömer Faruk Toprak’ın Düz Yazıları, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Şiirli Cumalar adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

#şiirlicumalar

 

 

 

 

MAHMUD DERVİŞ- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair çağdaş Arap edebiyatının en önemli isimleri arasında sayılan Filistinli Mahmud Derviş, 1941- 2008 yılları arasında yaşamıştır.

Filistin’in savaş ortamında dünyaya gelmiştir Mahmud Derviş. Filistinli şair Tevfik Zeyyâd’ın “Çatışma ortamında, çocuklar adam doğar” deyişine uygun olarak bütün yaşıtı Filistinliler gibi çocukluğu çalınmış olarak doğmuş ve büyümüştür. Doğduğu yıllarda Filistin İngiliz mandası altındadır, Siyonist çetelerin baskısı altında ailesi ile beraber Lübnan’a yerleşirler, mültecilik ile ilk tanışıklığıdır bu. Erişkinlik çağına gelince gençlik yıllarını şu satırlarla anlatıyor Mahmud Derviş:

“Yunanistan’a gitmek istiyorsun. Ülkendeki yetkili makamlara pasaport başvurusu yaptığında, Filistin’deki savaş sırasında baban ya da yakınların ülkeden ayrılırken seni de yanında götürdüklerinden dolayı, vatandaşlığının olmadığını keşfediyorsun. Oysa sen o sırada küçücük bir çocuktun. Ama o dönemde savaştan kaçıp bilahare gizlice ülkeye dönmüş olanların vatandaşlık hakkını yitirdiklerini öğreniyorsun. Pasaporttan vazgeçip, bir ‘Laissez-Passer’ (bir tür seyahat belgesi) talep ediyorsun. Bu kez de ülkende ikametinin olmadığını, dolayısıyla bir ikametgâh belgesi alamayacağını keşfediyorsun. Bunun ancak bir şaka olabileceğini düşünerek, durumu bir avukat dostuna aktarıyorsun. ‘İşte buradayım: Ama ne vatandaşım, ne de ikametim var! Öyleyse ben neredeyim ve de kimim?’ diyorsun. Şaşkın bir edayla, kanunun onlardan yana olduğunu ve de kendi varlığını kanıtlamakla mükellef olduğunu öğreniyorsun. ‘Var mıyım yok muyum’ diye İçişleri Bakanlığı’na başvuruyorsun. Bana bir filozof getirin, kendisine varlığımı kanıtlayacağım. Felsefi açıdan var olduğunu, ama hukuken yok olduğunu idrak ediyorsun”.

mahmud derviş

KAYNAK: Wikipedia

1961’de Yahudi ve Arapların birlikte çalıştıkları İsrail Komünist Partisi’ne (Rakah) üye olur. Partinin yayın organları El-‘lttihâd gazetesinde ve El-Cedîd dergisinde çalışır. Sekiz yıl boyunca pek çok kez gözaltı, tutuklanma ve ev hapsi yaşar. Yüksek öğrenim görmesi de engellenir. 1970’de Moskova’ya gider ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar.

Genç bir Komünist için Moskova, Vatikan konumundaydı. Ama ben, Moskova’nın bir cennet olmadığını keşfettim”

1971’de Kahire’ye yerleşir ve El Ehram gazetesinde çalışmaya başlar, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne üye olur. 1981 yılında Beyrut’ta El-Kermil adlı bir edebiyat dergisi çıkarmaya başlar. 1982 yılında İsrail’in Beyrut kuşatmasını yaşar ve yeniden mülteci durumuna düşer. Suriye, Ürdün, Kıbrıs Rum Kesimi, Mısır, Tunus’tan sonra 10 yıl Fransa’da yaşar. 1988 yılında FKÖ’nün Yürütme Kurulu’na seçilir ve Yaser Arafat’ın danışmanlığını yapar. Ancak 1993 yılında Filistin ile İsrail arasındaki Oslo Antlaşması sonrasında Filistin için adil olmayan koşullar getirildiği düşüncesi ile Yürütme Kurulu üyeliğinden istifa eder. Bu konudaki açıklaması şöyle olmuştur.

“Zaten asla bir siyasetçi olmadım. FKÖ’de sembolik bir rolüm vardı. Taraflar arasındaki gerilimi yumuşatmaya çabalıyordum. Gelecekte, bedbaht bir antlaşmanın sorumlusu konumuna düşmek istemiyordum”

mahmudderviş yaser arafat

Yaser Arafat ve Mahmud Derviş

2000’li yıllarda Hamas ile El Fetih arasındaki iç savaşta Filistinlilerin birbiriyle çatışmasında, her iki tarafı da ağır biçimde eleştirir.

Ağustos 2008’de Texas’taki Houston Memorial Hermann Hastanesi’nde geçirdiği üçüncü açık kalp ameliyatı sonrasında hayatını kaybeden ünlü şairin naaşı, ABD’den Filistin’e getirilerek Ramallah’a defnedilmiştir.

derviş mezarı

Mahmud Derviş’in Ramallah’ta bulunan mezarı.

Mahmud Derviş’in şiire ilgisi ilk gençlik yıllarında başlamıştır. Nazım Hikmet, Louis Aragon ve Pablo Neruda’nın şiirlerinden etkilenmiştir. Her ne kadar Filistinli bir direniş şairi olarak ünlenmişse de kendini bu tanımın içinde sınırlamaz. Kendi şairliğinin gelişimini şu satırlarla anlatıyor.

“Belirli koşullar altında, muayyen bir yerde bulunduğum sırada, kimlik hakkını savunan bir şiir yazmış; Kaydet! Arabım’ demiştim. Bir müddet sonra tenime yapışan bu şiir, siyasi bir kimliğe dönüşme riskini de beraberinde getirdi. Nereye gitsem, benden bu şiiri okumamı istiyorlardı. Bu tür taleplere boyun eğen biri olsaydım, kendimi asla geliştiremezdim. “Celîle’de Ölüyor Kuşlar” adlı kitabım, şiirsel değişimimin ilk göstergelerinden biri olmuştu. Bu, arkadaşlarımın ve yoldaşlarımın bazılarının çalıştığı basının bana adeta kazan kaldırmasına yol açmıştı. Sözcüğün en dar anlamıyla simgeci bir şair olmakla, sözlerimden caymak ve daha önceki şiir anlayışımı bırakmakla, toprak ve yurdumuzla arama mesafe koymakla suçlanıyordum. Yanlış anlaşılmalar baştan beri yakamı bırakmasa da ben, bu ‘çekici hapishane’ye ve bu ‘hırçın aşk’a karşı sürekli direndim. Hatta, okurun artık reddetmeye başlayacağı daha ‘zor’ şiirler yazdım. Okurlar da, daha zorlarını yazabileceğimi unutmaksızın, gitgide beni kabul etmeye başladılar”

Derviş kendi deyimiyle siyasete “angaje” şiirler yazmak zorunda kaldığını itiraf eder. Savaş koşulları, katliamlar, çocuk ve gençlerin ölümü, sürgün ve acılar karşısında bunun kaçınılmaz olduğunu söyler. Sloganik şiirden hoşlanmadığını söyleyerek bu konuda şunları yazmıştır.

“Şiir aracılığıyla davaya sürekli hizmet etmek isteme takıntısının anlamı yok. Zira bunun ne şiire faydası vardır, ne de Filistin davasına”

Derviş, şiirlerinde mitoloji ve “İbrahimi dinlerden” de beslenmiştir. Müslüman bir ailenin çocuğu olmakla beraber İbranice öğrenir ve Tevrat’ı özgün dilinden okur. İşgalci İsraillilere onların dili ve barış sembolleriyle seslenir.

Mahmud Derviş, mağlupların, kaybedenlerin, ezilenlerin, katledilenlerin şairi olarak tanımlanabilir. Kendini şu şekilde anlatıyor Derviş.

“Kaybedenler safında yer aldığım kesin. Yaşadıkları bozguna ait bir iz bırakma hakkından yoksun bırakılmış, bunu haykırma olanağından mahrum kılınmış kaybedenler… Ben bu bozgunu dile getirme yanlışıyım. Ama bunun, teslim bayrağı çekmekle hiçbir ilgisi yok. (…) Bozgunu haykırmak, kaybettiğimizi kabul etmek ve söylemek, şair olarak en doğal hakkım. Ben Truva’dan yanayım. Zira Truva bir kurbandır. Aldığım eğitim, varoluş biçimim ve deneyimlerim açısından ben de bir kurbanım”

Derviş, uluslararası pek çok ödülün de sahibi olmuştur. Asya-Afrika Yazarlar Birliği’nin Lotus Ödülü (1969), SSCB’nin Lenin Barış Ödülü (1983), Lannan Kültürel Özgürlük Ödülü (2002), Prens Claus Ödülü (2004), bunlardan sadece bazılarıdır.

Mahmud Derviş’in bu hafta için seçtiğim “Biz kaybettik Aşk da Kazanmadı” adlı şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

“BİZ KAYBETTİK AŞK DA KAZANMADI

Biz kaybettik, aşk da kazanmadı hiçbir şey

Çünkü sen aşksın ey aşk, nazlı bir çocuksun!

Kırıyorsun göğün biricik kapısını,

söylemediğimiz tüm sözleri! Çekip gidiyorsun

Nice gülleri göremedik bugün. Zincirlenmiş yüreğin

sıkıntılarını

yıkıp geçemedi nice caddeler!

Yaşlan bizi gâfil avlayan nice kızlar

yürüyorlar göremediğimiz bir yöne… Kişnemeye!

Uyurken nice marşlar nazil oldu içimize.

Süzülüp indi nice hilâller

dinlensin diye yastıkta. Nice öpücükler çaldı kapımızı

evimizden uzaktayken bizler

Kayalıklarda ekmeğimizi ararken, çalışırken

kayboldu uykumuzdan nice düşler!

Nice kuşlar kanat çırptı camlarımızda

ertelenmiş bir günde, oynaşırken prangalarımızla

Kaybettik durmadan, aşk da kazanmadı hiçbir şey

çünkü sen nazlı bir çocuksun ey aşk!”

 

 

KAYNAK

1- Mahmud Derviş, Biz Kaybettik Aşk da Kazanmadı, Kitabevi Yayınları, Türkçesi Lütfullah Göktaş, 2008.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

NAMDAR RAHMİ KARATAY- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Namdar Rahmi Karatay, 1896- 1953 yılları arasında yaşamıştır.

Konya’nın eski ailelerinden birine mensup olup, Kütahya doğumludur. Hukuk eğitimi görürken Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Fransa’ya Sorbonne Üniversitesi’ne gönderilmiştir. Paris’te felsefe eğitimi gördükten sonra ülkeye dönmüş ve öğretmenlik yapmıştır. Genç sayılabilecek bir yaşta, 57 yaşında hayata veda etmiştir.

Behçet Kemal Çağlar ölümünden kısa bir süre sonra Yirminci Yüzyıl gazetesindeki köşesinde şu satırlarla anlatmıştır onu.

“Granit, koy gibi kelimeler olmasa; Seyrani gibi, Ruhsati gibi bir usta ve hâkim halk şairinin yazdığı destan sanacağız. O kadar candan, o kadar bizden… Ah ne fayda “Namdar Rahmi Karatay’a yüzyılların mahsulü bir tekerleme verin de size kocaman bir manzume yaratsın” diyemeyeceğiz artık. Halep burada amma arşın yerin altında… Onun kolay kolay ölçülmez derin bilgisine ve mükemmel hicvine artık sadece hasretiz!”

Öğrencileri ise onu şu satırlarla anlatıyor.

“Hoca Namdar Rahmi dinlemesini severdi, ama dinletmesini, hem pek güzel dinletmesini de bilirdi; nükteli, özlü vs. doyurucu bir konuşması vardı. O, tıpkı ‘Sokrat gibi, talebelerini konuşturur, onlara gerçeği bulmanın yolunu gösterirdi. .Biz onun kadar talebesini hayran, hayran dinleyen bir hoca görmedik; bizlere değer vererek ruhumuzda bir gurur estirirdi. Bugün bile hatırlıyoruz: belli bir bölümü hazırlamamızı, daha birkaç gün önce söylerdi. Ders günü tartışmaya karışmak için hepimiz şevkle hazırlanıp gelirdik. Birimiz anlatır, ötekiler dinler, not alırdık. Sıra dersin tenkidine gelirdi. Namdar Bey her arkadaşı can kulağıyla dinlerdi; sanki bizden yeni şeyler öğreniyormuş gibi bir hâli vardı.”

Namdar Rahmi Karatay edebiyatımızın çok önemli hiciv şairlerinden biridir. Atasözlerini ve halk deyişlerini eşsiz bir ustalıkla kullanmış, toplumsal sorunları büyülü bir dille eleştirmiştir.

“AL KAŞAĞI GİR AHIRA
Ey hakikat, sen ki bana el âlemden yakınsın,
Hiç kimseyle sözüm yok, haksız olan sakınsın,
Ben yazayım doğru bir söz, her mecliste okunsun,
Niçin seni yolsunlar da eller sorguç takınsın?
Zülf-ü yâra dokunurmuş, dokunursa dokunsun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Demokratız gerçi bugün, fakat bundan ne fayda,
Kimi yaşar kulübede, kimi yaşar sarayda,
Kimi ekmek nafakası kestiriyor urayda,
Kimi alır oturduğu yerde beş yüz bin ayda,
Hem de vardır içlerinde aygır, eşek, at tosun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Hep paradır her tarafta yaptığımız hak diye,
Bu kuvvetle gösterirler karayı da ak diye,
Emretseler yakacağız Beytullah’ı yak diye,
Uzatırız boynumuzu, kelepçeyi tak diye,
Hakkı dahi vuracağız, yeter densin, vurulsun,
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Jurnalcilik, riyakârlık geçer akça mal gibi,
Namusu da yemişlerdir çoklarımız bal gibi,
Kahbeliği bürünmüşler üstlerine şal gibi,
Bilâperva eğilirler her kuvvete dal gibi,
Sen milletin derdine yan, onlar kına yakınsın,
Al kaşağı, gir âhıra, yarası olan gocunsun.

Boklarında mücevher mi bulunmuş bu itlerin?
Bu milletin ensesinde çullanan ifritlerin,
Bir keyf için boğdurulan, ezilen yiğitlerin,
Vatan, millet bayrağında can veren şehitlerin,
Herkes memnun durumundan bize kimler acısın?
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.

Her çağında böyle midir bu dünyanın düzeni
Eloğlu bak yutturuyor lüfer diye sazanı,
Millet bir gün zora gelip kaldıracak kazanı,
Seyreyleyin siz o zaman devrileni, sızanı,
Ey dünya sen ne maskara, ne dönek bir acunsun?
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.”

Namdar Rahmi Karatay neredeyse tümden unuttuğumuz, son birkaç kuşağın ise hiç öğrenmemiş olduğu bir büyük şairimizdir. Şiir sevmezliğimizle, okumaz yazmazlığımızla, kendimizden başka hiçbir şeyi sevmezliğimizle edebiyat tarihimize gömdüğümüz usta bir şairdir Namdar Rahmi Karatay.

N. R. Karatay’ın “Geçti Borun Pazarı” adlı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“BAŞTA kavak yelleri estiği günler hani
Umduğumuz neşeler şerefler ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?
Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin?
Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin,
Şöyle bir dairede müdür bile değilsin.
Ne çıkar öğrenmişsin mesahası piy diye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Bilmem ki, ne olmakdı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
Ne dansettin eğlendin, ne de sevdin kız, kadın,
Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Gönül ne çalgı ister ne eğlence, ne de dans,
Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,
İhtiyarlık gölgesi perde çekti dideye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Fırsatı iyi kolla sakın olma dangalak.
Genç iken vur partiyi, durma, ye, keyfine bak,
Sonra iç şampanyalar, viskiler, bardak bardak,
Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!

Hasanın böreğine vaktinde yetişmeli,
Hiç durmadan gövdeye atıştırıp, şişmeli.
Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli,
Sonra seni almazlar hiç bir yere çiy diye.
Geçti Borun pazarı sür eşeği Niğde’ye!”

KAYNAKLAR
1-Hilmi Yücebaş, Hiciv Edebiyatı Antolojisi, Aka Kitabevi, 1961.
2- İsmail Hakkı Altuntaş, Namdar Rahmi Karataş, 24 Kasım 2015,https://ismailhakkialtuntas.com/…/namdar-rahmi-karatay-gec…/

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:
https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, muhafazakâr bir toplum olmaya ve nefret diline karşı bir DURUŞdur.

ŞİİRLİ CUMALAR adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.