Fethi Giray- ŞİİRLİ CUMA

Değerli dostlar hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Fethi Giray, 1918-1970 yılları arasında yaşamıştır.

1938 yılında Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra 1951 yılına kadar çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, daha sonra gazetecilik yapmıştır. İlk şiiri 1939 yılında Ankara’da Dikmen Dergisi’nde yayınlanmıştır. 1941 yılında Sulha Selam, 1943 yılında Suat Taşer ile birlikte 1943 isimli şiir kitapları yayınlanmıştır. Şiirleri 1972 yılında (ölümünden iki yıl sonra) “Tüm Şiirleri” adıyla basılmış, günümüze kadar başka baskı yapılmamıştır. Okumazlığımız, Türk dilinin Edgar Allen Poe’su olarak nitelenebilecek bir şairi unutulmaya terk etmiştir.

Fethi Giray, şiirlerinde sıradan insanları nefes kesici bir dille anlatır. Gece Yarısı isimli şiirini okuyoruz:

“Gel sen beni affet!
Anam, kardeşim, karım
Şimdi gece yarısı,
Bu saatte ben kaldırımlarda olmalıyım.
Bu saatte,
Alnından öpmeliyim:
Evine ekmek parası götüren yetim çocuğu;
O ufacık, o çıplak ayakların sesinde,
Utanarak
Duymalıyım yokluğu.
Bu saatte,
Derdini bilmeliyim
Şu köşe başında sızmış olan adamın,
Bu saatte ben,
Gözlerinde yaş olmalıyım,
Her ağlayanın.”

Şiirlerinde müzikal bir tını yükselir, duygulu ve buruk. Pek çok şair tarafından şiirlere konu edilen İstanbul’un anlatımındaki lirizm baş döndürücüdür.

“İSTANBUL

Canım İstanbul;
Sokaklarında, caddelerinde kucak kucak,
Çiçek satılan şehir.
Haliç, tersane ameleleri…
Bir tütün yaprağı gibi: rejili işçi kızlar…
İnsanlarla dolu, canım insanlarla,
Vapurlar, tramvaylar…
Yerimde duramıyorum,
Ayaklarım koşuyor, kahrolası ayaklarım!
Ekmek peşinden;
Kapayın ellerinizle yüzünüzü büyük patronlar
Mahmut Yesari Bey geçiyor Babıâli Caddesinden.
“Vazgeç ulan taksimden
Dertliyim yine bu akşam.
Söyle kızım Aksaraylı Leman,
Hüzzam faslından söyle,
Güzeldir, hazindir faslı hüzzam.”
Biz ehli kalemdeniz.
Dertliyiz…
Balık pazarında birkaç kadeh
Bulanık rakı içelim dedik bu akşam,
Balık pazarında iyot kokuyor bu akşam
Yanımızdaki masada “Cevriyem” türküsünü söylüyor.
Büyük elli, büyük ayaklı üç adam!
Yarın yine havada lodos var,
Yarın yine,
“Gözlerinden anladım Cevriyem sende karasevda var.”
İstanbul güzel şehir,
Affeyle bizi.
Gerçi övemedik ufkunu, mehtabını, denizini…
Sen doldur oğlum kadehlerimizi
Dertliyiz yine bu akşam.
“Söyle kızım Aksaraylı Leman;
Hüzzam faslından söyle,
Güzeldir, hazindir faslı hüzzam…”

Bu hafta için Fethi Giray’ın “Rizeli Ali’nin Hikâyesi” adlı şiiri seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Galata’da dostu varmış,
Mahpushanede postu varmış,
Rizeli Ali’nin.
Çok kahrını çekmiş denizin,
Anlattı bana:
Bu yıl balık vurmamış dalyana
Yuh olsun be!…, diyor:
Şu koca, koskocaman denize
Metelik bile vermedi bize.
Canına yandığımın dünyasında
Parasız yaşanmazmış,
Tütünü yokmuş tabakasında;
Dost varmış,
Düşman varmış.
Şu canına yandığımın dünyasında.
Kaldırdı yırtık ceketinin yakasını,
Emdi yudum yudum son izmarit sigarasını.
Kimseye minnet etmezmiş
Satarmış takasını.”

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

KAYNAK
1- İlhami Soysal, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi, Bilgi Yayınevi, 2009 (11. Basım)

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

 

 

 

 

Adonis- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, şiirlerini Adonis takma adıyla imzalayan Ali Ahmet Sait Eşber, Suriye doğumlu olup Arap Edebiyatı’nın yaşayan en büyük şairi kabul edilmektedir. 1930 yılında yolu, okulu, elektriği olmayan yoksul bir köyde doğmuş ve halen Fransa’da yaşamaktadır.

Çocukluk döneminin tek eğitimi, Arap şiiri sevdalısı babasının öğrettiği şiirler ve Kuran bilgisiydi. Tarlada çalıştığı saatlerin dışında, büyük bir ağacın etrafında toplanan çocuklara katılır, onlarla birlikte Arapça yazmayı öğrenirdi. Kendisiyle yapılan bir röportajda çocukluğunun o dönemini ve şiir sayesinde hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor:

“Babam Arap şiirini ve Kuranı iyi biliyordu. Benim okulum, babamın Kuran ve şiir bilgisiydi. Cahiliye döneminden itibaren eski Arap şiirleri ile yetiştim. İlk şiirimi, Cumhurbaşkanı Şükrü el Kuvvetli için yazdım. Kuvvetli, 1943’te, bağımsız Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Kuvvetli, köyümden geçecekti. Ben cumhurbaşkanına bir şiir yazacağım ve bu şiiri onun önünde okuyacağım, şiirimi sevecek, “Sevgili çocuğum senin için ne yapabilirim diyecek” diye düş kurmuştum. Bölgemize cumhurbaşkanı geldiği zaman, onu görmeye gittim. Kuvvetli meydandaydı. Ben de meydanın ortasındaydım. Şiirimi okudum, biter bitmez insanlar öyle bir saldırdı ki orada cumhurbaşkanı var mı yok mu unuttular. Üstümü parçalayacaklardı. O kadar beğendiler. Kuvvetli de bundan öyle etkilendi ki, o şiirden bir dize seçti, konuşmasında kullandı. “O çocuğun dediği gibi” diyerek konuşmasını değiştirdi. Mesela cumhurbaşkanı konuşmasında kılıcı anlatıyor, böyle bir fotoğraf çiziyor, “Siz de benim etrafımı öyle saracaksınız ki, çocuğun dediği gibi kılıcın kılıfı olacaksınız” diyor. Konuşmasının sonunda, her şey aynen düşlediğim gibi oldu. “Sevgili oğlum senin için ne yapabilirim” dedi. Ben de ona okula gitmek istediğimi söyledim, “Tamam” dedi. Dolayısıyla 13 yaşında okula başladım. Köyümü terk ettim, hayatım tamamen değişti. Düşündüm ki şiirin içine doğmuşum. Şiir benim hem annem hem babam. Bir şiir hayatımı değiştirdiğine göre, dünyayı da değiştirebilir. Bu şiir olmadan ben sizinle oturamazdım.”

 Adonis Şam’da felsefe eğitimi alır. Üniversitede ülkesindeki dikta rejimine karşı öğrenci hareketlerinin liderlerinden biridir. Ülkesindeki siyasal baskılardan kaçarak Lübnan’a giderek Beyrut’ta Arap Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Beyrut’ta, Şiir (1957) ve Mevakıf (1968) dergilerini kurdu. Bu dergiler Arap şiirini geleneksel kalıplardan kurtarmayı amaçlıyordu.

Adonis, Lübnan’da iç savaş başlayınca Paris’e yerleşti.

Adonis şiir ve yaşam hakkındaki düşüncelerini neredeyse şu iki cümleye sıkıştırmıştır:

“Benim için önemli olan yasak ve gizli olandır. “Geleceğin şiiri bir ret ülkesidir” dediğim zaman, insanı ve onun “gerçek yaşamı”nı daha iyi algılamak için mevcut kurumları reddetmek gerektiğinin altını çiziyorum…”

Adonis Paris’e yerleştikten sonra şiir yazmayı sürdürmüş ve birbiri ardına pek çok şiir ödülüne hak kazanmıştır. 1995 yılında Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü’nü almıştır; bu ödülü alan ilk kişidir.

Adonis şiirlerinde, parçalanan Arap kuşağını, dağılan halkını sergilemiş ve bunu bütün insanlık için genelleştirerek, insanlığın dramını toplumsal belleğin yüzeyine çıkarmıştır.

adonis2

 

Adonis Ortadoğu üzerine görüşlerini de pek çok şekillerde paylaşmıştır. Guardian’da yayımlanan mülakatında Adonis, “Bu baharı yaratan Arap gençliği, ilk defa Araplar batıyı taklit etmiyor – bu sıradışı bir şey. Ancak buna rağmen, bu devrimci anın meyvesini yiyenler İslamcılar, tüccarlar ve Amerikalılar oldu”demiştir. Yaşamı boyunca laikliğin bir savunucusu olmuş olan şair, sürecin siyasal İslamcıları iktidara getiren bir noktaya gelmesinden rahatsızlığını dile getirmiştir. Bu nedenle de derginin muhabiriyle tartışmışlardır. Adonis, Arap ülkelerinde halkın örgütsüzlüğüne işaret ederek, bir tek köktendincilerin ciddi bir örgütlenmeye sahip olduklarını söyleyince, muhabirin kafasındaki çerçeve bozuluyor:

“-Lütfen ama! Bugün Humus ve Hama’da sokaklara çıkan ve katliamdan geçirilenler İslamcı değil ya.”
Adonis: Bunu nereden biliyorsunuz?
-Bütün muhabirler bunu söylüyor. El Cezire de.
Adonis: Ve bunlara inanıyor musunuz? Muhaliflerin büyük çoğunluğu köktendincilerden oluşuyor. Ben radikal bir şekilde rejime karşıyım ama muhalefeti de desteklemiyorum. Çünkü ben, askeri diktatörlükten dini diktatörlüğe geçişe katkı sunmak istemiyorum.”

 Adonis’in “ılımlı İslam” konusundaki fikirleri de çok nettir:

“Ilımlı İslam diye bir şey yok. Ilımlı Müslümanlar var, evet. Ama ılımlı İslam yok. Eğer Batı’nın bir ılımlı İslam’a ihtiyacı varsa, Suudi Arabistan’da başlasın ya. Amerika’nın ve Batı’nın Arap dünyasına ilişkin politikasına karşıyım. Onların mantığını paylaşamam, paylaşmam. Müslüman Kardeşler faşistler, bildiğimiz faşist.”

Bu hafta için Adonis’in “Hiçin Ayartma Neşidesi” adlı şiirinden bir küçük bölümü seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Rahimlerini düş toprağında eken kadınlar vardı,
Biçme işini Allah’a bırakırlardı
Aralarından kimileri akşam ölür seherde doğardı,
Kimileri bilge sabrıyla âşıkın iç çekişini yazardı
Kimileri boyunları üzerindeki boyunduruğu kürk sayarak yürürdü.”

adonis3

 

KAYNAKLAR


1- Berrin Tuncel Birer, Araplar’ın yaşayan en büyük şairi ADONİS, Sabah Gazetesi, 31 mart 2013
2- Sol Haber, Suriyeli şair Adonis: ‘Bu yaşananlar bir bahar değil, tarihsel bir gerileme’, başlıklı haber, 14 Şubat 2012
3- Orhan Tüleylioğlu, Rüzgârları yapraklara verdim ben, Milliyet Sanat, 8 Mayıs 2013
4- Adonis, Kudüs Konçertosu, Yapı kredi Yayınları, 2014. Çeviri: İbrahim Demirci.

 

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

 

Aşık İbreti- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık İbreti mahlasını kullanan Hıdır Gürel, 1920- 1976 yılları arasında yaşamıştır. Babası köy köy dolaşarak meyve ve öteberi satarak evini geçindirmiş ve Âşık İbreti çok yoksul bir ortamda yetişmiştir. Gençlik yıllarında köşkerlik (ayakkabı tamirciliği) ve terzilik yapmış, gaz lambasında sabahlara kadar okuyarak kendini yetiştirmiştir. Çeşitli mesleklerle uğraşmıştır; saz yapıp satma, dişçekme, maden arama, fotoğrafçılık…

11878913_894158127345889_6587631995849892679_o

1960’lıyıllardan itibaren “sazın tellerinde nağmeleşen şiirler” ile tanınmaya başladıysa da yaşamı boyunca yoksulluk çekmiştir. 1967 yılında Elbistan’da “fanatik” bir grubun saldırısına uğramış, dükkanı tahrip edilmiş, canını zor kurtarmıştır.

İbreti’nin şiirlerinde insan sevgisi, sosyal adalet ve eşitlik özlemi çok belirgin olup Alevi/Bektaşi şiir geleneğinin önemli temsilcileri arasında sayılmaktadır. Şiirlerinde geleneksel dini inançları, hurafeleri, gerici ve yobaz fikirleri ince bir dille yermiştir.

İbreti’nin bu hafta için seçtiğim GELDİM isimli şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

GELDİM
İlme hizmet ettim uykudan kalktım 
Sar
ık, seccadeyi elden bıraktım 
Vaizin her g
ünkü vaazından bıktım 
Ramazan
ı sele verdim de geldim
Karn
ım aç kalınca kederim arttı 
Hele hac kayg
ısı hayli bir dertti 
Paral
ılar hemen Hacoldu gitti 
Şeytanı taşlarken gördüm de geldim
D
ört kitabı torbaya koyup da astım 
Cennet hurisinden ilgimi kestim
 
Muskac
ı hocaya sanmayın sustum 
A
ğzının payını verdim de geldim
Akl
ım ermez ahret eğlencesine 
Sayg
ım var insanın düşüncesine 
Hayal cennetinin bo
ş bahçesine 
Softa s
ürüsünü sürdüm de geldim
İbreti emelim insana hizmet 
E
şim bana huri, evimde cennet 
Ac
ıya Hocaya kalmadı minnet 
İbriği, tesbihi kırdım da geldim

 

İbreti’nin kendi sesinden ve sazından “Geldim” şiirini dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=MQ7BSa70lJE

 

Kaynak
1- Alevi- Bektaşi Şiirleri Antolojisi, İsmail Özmen, Kültür BakanlığıYayınları, 1998, Cilt 5.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİCUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşıbir DURUŞdur.

 

 

 

 

Sîmîn Behbehânî- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair, 20. yüzyıl İran edebiyatının ve Fars dilinin en önemli kalemlerinden biri olan Sîmîn Behbehânî, 1927- 2014 yılları arasında yaşamıştır.

Tahran’ın Himmetâbâd mahallesinde doğmuştur, babası tanınmış yazar ve İkdâm gazetesi müdürü Abbas-i Halîlî, annesi dönemin seçkin kadınlarından Fahr-i Adil-i Hilatberî’dir. Babası Abbas Halîlî 1893 yılında doğmuş, Arapça ve Farsça dillerinde şiir söylemiş ve Firdevsi’nin Şahnâme’sinden yaklaşık 1100 beyiti Arapçaya tercüme etmiştir. Babası aynı zamanda sayısız roman yazmış ve yayımlamıştır. Sîmîn Behbehânî, babası hakkında şunları yazar:

“Babam tarih ve inceleme konusunda onlarca cilt kitap yazmıştır. Roman tarzını başlatan kişidir. Müdürü olduğu İkdam gazetesinin çok okunduğu zamanlarda yani Muhammed Rıza Pehlevi dönemi öncesi, eserleri Milli kütüphanelerde, meclislerde ve saygın başka kütüphanelerde yayımlanmıştır. Şüphesiz ben cesur, hakkını savunan, özgürlükçü ve korkusuz olmayı babamdan öğrendim. (eğer başarabildiysem) O sadece kadın hakkının kazanılmasında çalışmadı, kadın haklarını arayarak yaşamı boyunca kadınlara rehber oldu.”

 Annesi Fahr-i Uzma Argun ( Fahir Adil Hil‘atberi ) şair, yazar ve gazeteciydi. Sîmîn Behbehânî annesi hakkında şunları söyler:

“ … Annem sanırım kendi dönem kadınlarının ilginç örneklerinden biriydi. O dönemde kadın için okuma ve yazma günah sayılıyordu. Fars edebiyatı, fıkıh, usul, Arap dili, felsefe, mantık, tarih ve coğrafya derslerini iyi bir şekilde zamanın hocalarından öğrenmişti. Fransızcayı kendi evlerinin yakınında oturan İsveçli bir kadından küçük yaşta öğrenmişti. Elbette annem şanslıydı, çünkü anne ve babasının kucağında büyümüş ve küçükken onun eğitimi için hiçbir imkândan kaçınmamışlardı”

 Annesi Fahr-i Argun Hanım sosyal ve aktif bir kadındı. Kendisi gibi düşünen birkaç kadınla birlikte 1922 yılında Vatansever Kadınlar Derneğini kurmuş ve bu derneğin aktif üyesi olmuştur. 1935 yılında da Kadınlar Gazetesini kurmuştur. İran’da kadın hareketinin, İran feminist düşüncesinin öncüsü ve liderlerinden biridir.

Anne babasının özelliklerine baktığımızda, Sîmîn Behbehânî’nin şiirdeki başarısının altında aileden aldığı eğitimin önemi de ortaya çıkar. Çok iyi bir eğitim sürecinden geçen Sîmîn Behbehânî ilk şiirini on dört yaşında yazmıştır.

“Annem ilk gazelimi Meliku‘ş Şuarâ Bahar(1886-1951) ın editörlüğünü yaptığı Nevbahar gazetesine gönderdi ve orada yayımlandı.” 

Yazdığı ilk gazelin daha ilk beytindeki toplumcu gerçekçi mesaj onun tüm şiir yaşamına damgasını vurmuştur.

“Ey açlıktan inleyen millet, ne yapıyorsun?
Ey perişan fakir millet ne yapıyorsun?”

 Sîmîn Behbehânî, 1951 yılında Eğitim Bakanlığında öğretmen olarak çalışmaya başlar. Öğretmenliğe başlayışını şu satırlarla anlatır.

“İşe başladığım ilk gün sınıfa girdim. O kadar gençtim ki öğrencilerle aramda fazla yaş farkı yoktu. Hatırlarım, bir gün öğrenciler etrafımı sarmıştı. Gençtim, az bilgiliydim ve hiç tecrübem yoktu. Tam o esnada bir müfettiş sınıfa girdi. Hayretler içinde pazar yeri kalabalığındaki sınıfta öğrencilerden birine sordu: “Öğretmeniniz nerede?” Öğrenciler beni işaret etti ama müfettiş inanmadı…”

 1978 yılında, İran Yazarlar Derneği (Kanûn-i Nivîsendegân-i İrân) Başkanı olmuştur. Aynı yıl İnsan Hakları Gözetmeni Hellmann-Hammet Grant ödülünü almıştır. 1998 yılında Nobel Edebiyat ödülü adayı olmuştur. 1999 yılında ise Berlin’de İnsan hakları örgütü Carl Von Ossietzky ödülünü almıştır.

Önceleri geleneksel tarzda ve daha çok klasik gazel formunda şiir yazarken daha sonraları dörtlüklerden oluşan formları da kullanmaya başlamış ve nihayet şiirin biçim ve içeriğinde oldukça büyük ve önemli yeni arayış ve değişikliklere gitmiştir. Fakat yine de geleneksel şiirle bağını koparmamış, yeni klasikçiler ya da inkılap şairleri arasında olmuştur. Geleneksel gazel türünden yeni gazel türüne sıçrayışı sadece teknik bir dönüşüm değildir. Sîmîn Behbehânî, aruz vezninin şiirin ve şiirin vermesi gereken mesajın yükünü çekemediğini gören bir edebiyatçıdır. Denebilir ki, Fars dilinde ve gazelde yeni bir müzik ve ritim yakalamayı başarmıştır.

Sîmîn Behbehânî, şiirlerinde gazel türünden vazgeçmemiştir. Nedir, şiire biraz meraklı olan herkesin bildiği gibi gazel, “kadınlarla âşıkane sohbet etmek” anlamına gelir ve ana teması aşk, kadın, şaraptır. Oysa Sîmîn Behbehânî, yazdığı ilk şiirinden itibaren sosyal sorunları, halkın sıkıntılarını, kendi yaşadığı ve ilgisiz kalamadığı sorunları başarıyla işlemiştir. Şiirlerinde halk deyişlerini, masalları, hurafe ve inançları, destanları hatta çocuk oyunlarını ustalıkla kullanmıştır. Sıradan insanların sorunlarını, özellikle toplumunun kadınlarına ait acılarını kolayca anlaşılabilir bir dil ile anlatmayı başarması onu Fars edebiyatının ölümsüzleri arasına katmıştır.

“Zengin adamın bu dul karısı
Kanunun kör gözünde durmuş
Adamın servetinden ve malından nikâh ve nikâh akçesi olarak
Kanun kadının eline birkaç metelik vermiş.”

 Behbehani şiirlerinde zina yapan kadının taşlanması, aç kaldığı için hırsızlık yapan çocukların elinin kesilmesi vb. cezaları eleştiren şiirler yazdı. Pek çok kez İran İslam Cumhuriyeti yönetimiyle karşı karşıya geldi, İran- Irak savaşını eleştiren şiirini yayınlayan dergi kapatıldı. Sınır dışı edildi. Üzerindeki baskılara yönelik olarak şunları söylemekten çekinmemiştir.

“Beni yakmak isteyebilir veya bana taş atmaya karar verebilirsiniz. Ama elinizdeki taş bana zarar verme gücünü kaybedecektir.”

Sîmîn Behbehânî’nin şiirlerinde sosyal adaletsizliğe ait yaralar güçlü imgelerle anlatılmıştır.

“Sabr et, gelecek aya kadar…

Gücünü bitiren bu zor işin ücretini
Bir ayın sonunu elle geçirdim
Arzu dolu ve sıcak bir gönülle
Hemen eve yöneldim

Fakat, Ne yazık ki, azıcık ücretim
Biriktirdiklerimin hepsi alacaklılara gitti!
Gözüm açılınca gördüm, Ah
Neyim varsa gitmiş

Çocuğum geldi, şaşkınlıkla gözlerime baktı
Onun iki siyah elmas gibi gözleri vardı
Arzuyla yanan gönlünün kıvılcımları
Günahsız bakışlarıyla isyan ederek:
“Ah anne! Geçen ay demiştin
Bana elbise alacağını söylemiştin
Süreyi uzattın, şüphesiz
Şimdi ne istersem getirmelisin.
Elbiselerim paramparça oldu, peki ayın sonu nerede?
Yeni ve güzel elbiseler nerede?”
Utanarak ve yavaşça dedim:
“Sabr et çocuğum, gelecek aya kadar.”

 Bir seks işçisi kadını anlattığı “Fahişenin Şarkısı” adlı şiir kendi çağında deli cesareti gerektirir türdendir.

“Allık dolu o kutuyu bana ver
Renksiz olan yüzümü renklendireyim
Yağı ver, tazeleneyim
Sıkıntıdan solmuş yüzümü (tazeleyeyim)

Misk dolu parfümü ver
Üstüme başıma dökeyim
Bana o dar elbiseyi ver ki
Beni sıkıca kucaklasınlar

O kadehi ver de sarhoş olayım
Kendi kara bahtıma güleyim
Mutsuz ve hüzünlü bu yüze
Aldatıcı bir çehre takayım

Çok kimsem var kimsesizim, bu dostlardan
Gönül dostu yok
Lafta çok teselli eden var
Fakat kısa bir andan başka bir şey değil.

Ey dudağım, sahtekâr dudağım
Sırlarla hüznüme perde çek de
Bana birkaç lira da fazla versinler
Gül, öpücük dağıt, naz yap…”

 Ölümünün dördüncü yılında ülkemizde hiç bilinmemiş, bu yüzden unutulmak gibi bir derdi olmayan, yazdığı 20 kitaptan teki bile dilimize çevrilmemiş, hakkındaki tüm bilgiler Fars Edebiyatı akademisyenlerinin tez ve makalelerinden ibaret olan dev bir şaireyi, Sîmîn Behbehânî’yi tanıtmış ve anmış olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum.

Bu hafta için Sîmîn Behbehânî’nin “Yankesici” adlı şiirini seçtim, beğeneceğinizi umuyorum.

“Bilir misin neden hapisteyim?
Bir gencin cebine el atmıştım,
Bir şey geçmeden elime,
Ansızın feci bir şamar yedim!

Bilmiyorum babam kim benim,
Nerde açtım gözümü dünyaya;
Beni kim doğurup yetiştirdi böyle,
Kimin memesini aldım ağzıma!

Asla bu sararmış yanağım
Bilmedi anne öpüşü tadı;
Bütün ömrümce bir baba
Şefkatle başımı okşamadı!

Kimse benim için sabahlamadı
Hastayken başucumda!
Yalvarmadan ya da karşılıksız
Gelen olmadı yardımıma!

Kâh Ocak soğuğunda titredim,
Kâh inledim Temmuz sıcağında!
Ekmek hasretiyle aç uyudum
Hasır üstünde cami avlusunda!

Bazen biri götürünce elini
Yüzüme, ya da çeneme,
Sandım ki kavuşurum
Bir öğün yemeğe, bir gecelik eve.

Ancak şu sefil kurtarırdı beni,
Kavurucu susuzluktan bir tas su ile;
Yoksa bir yücenin yoktu yardımı,
Beni doyuracak bir ekmek bile.

Bütün bu çulsuzluğumla
İşte öğrendim bu sanatları;
Milletin cebinden usul usul,
Böyle belledim aşırmayı.

İyice öğrendim yollardan
Sigara izmariti nasıl kaparım;
Çektiğim dumanın acısını
Başkasının cebine nasıl koyarım.

Elime geçirdiğim şişle çocukların
Yepyeni giysilerini nasıl yırtarım.
Ya da tezgâhtan gizli gizli
Bir elmayı nasıl aşırırım!

Bütün çevikliğime rağmen
Artık çok geç, kodesteyim,
Kederimden habersiz,
Serserilerle her daim.

Mutluyum yine de, gururluyum,
Yeni dostlar mektebimizde
Eklemekteler binlercesini,
Benim eşsiz hünerlerime.”

 

KAYNAKLAR
1- Seda Güzel, “ ÇAĞDAŞ İRAN ŞAİRLERİNDEN SÎMÎN BİHBEHÂNÎ ’NİN HAYATI, EDEBÎ KİŞİLİĞİ VE ŞİİRİ ”, ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DOĞU DİLLERİ VE EDEBİYATLARI ANABİLİM DALI FARS DİLİ VE EDEBİYATI BİLİM DALI Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2013.


2- Kadir TURGUT, MODERN GAZEL ŞAİRİ: Sîmîn-i Behbehânî (1306/1927-.), DOĞU EDEBİYATI (KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ), YIL: 1, SAYI: 1, İLKBAHAR-YAZ 2007. 

3-Trevor Mostyn, Simin Behbahani obituary, The Guardian, 28 Aug 2014.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

Proje adının kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur.

 

Aşık Serdari- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Serdari, 1834-1918[i]yılları arasında yaşamıştır.

Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Hacı’dır. Çocukluk döneminde eşekten düşerek kolu kırılmış, kırığın kaynamaması nedeniyle kangren olmuş ve kesilmiştir. Bu nedenle Çolak Hacı adıyla da tanınmıştır. Gençlik yıllarında Şarkışla kadısının kızını kaçırmış, yakalanmış ve hapse düşmüştür. Birkaç kez evlendiği ve 10 çocuğu olduğu belirtilmektedir. Geçimini çiftçilik ve avcılık ile sağlamıştır. Tek kollu olmasına rağmen halk ozanlığı yanısıra avcılığı ile ünlü olmuştur.

 

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Aşık Serdari, 1834-1918[i]yılları arasında yaşamıştır.

Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Hacı’dır. Çocukluk döneminde eşekten düşerek kolu kırılmış, kırığın kaynamaması nedeniyle kangren olmuş ve kesilmiştir. Bu nedenle Çolak Hacı adıyla da tanınmıştır. Gençlik yıllarında Şarkışla kadısının kızını kaçırmış, yakalanmış ve hapse düşmüştür. Birkaç kez evlendiği ve 10 çocuğu olduğu belirtilmektedir. Geçimini çiftçilik ve avcılık ile sağlamıştır. Tek kollu olmasına rağmen halk ozanlığı yanısıra avcılığı ile tanınmıştır.

Aşık Serdari hiç eğitim görmemiş ve okuma yazma bilmemektedir. Şiirlerini dinleyicileri, sevenleri kâğıda aktarmış, birçoğu da kaybolmuştur. Şiirlerinde aşk, ayrılık, gurbet ve yoksulluk temaları öne çıkar. Yaşadığı çağın toplumsal sorunlarını cesurca dile getirmiştir. 1887 yılında yaşanan kuraklığın sebep olduğu sıkıntıları dile getirdiği şiirleriyle tanınmıştır.

Aşık Serdari’nin bu hafta için seçtiğim şiirini beğeneceğinizi umuyorum.

 

“Nesini söyleyim canım efendim

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhal eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim

 

Sefil ireçberin yüzü soğuktur

Yıl perhizi tutmuş içi koğuktur

ineği davarı iki tavuktur

Bundan gayrı yoktur malımız bizim

 

Reçberin sanatı bir arpa tahıl

Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl

Tecelli olmazsa neylesin akıl

Dördü bir okkalık dolumuz bizim

 

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

 

Evlat da babanın sözün tutmuyor

Açım diye çift sürmeye gitmiyor

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor

Başımıza bela dölümüz bizim

 

Zenginin sözüne beli’ diyorlar

Fukara söylese deli diyorlar

Zemane şeyhine veli diyorlar

Gittikçe çoğalır delimiz bizim

 

Sekiz ay kışımız dört ay yazımız

Açlığından telef oldu bazımız

Kasım demeden buz tutar özümüz

Mayısta çözülür gölümüz bizim

 

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer

Yorganı döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim

 

Zenginin yediği baklava börek

Kahvaltıya eder keteli çörek

Fukaraya sordum size ne gerek

Düğülcek çorbası balımız bizim

 

Serdari halimiz böyle n’olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akibet dağılır ilimiz bizim”

 

 

KAYNAKLAR

  • 1-Asım Bezirci- Kemal Özer, Dünden Bugüne Türk Şiiri Cilt 1- Halk Şiiri, Evrensel basım Yayın, 2002.
  • 2-İsmail Özmen, Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 4, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakâr bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

 

[i]Doğum tarihinin 1833, ölüm tarihinin 1921 veya 1922 olduğunu belirten kaynaklar da bulunmaktadır.

İlhan Demiraslan – ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu haftanın şairi İlhan Demiraslan, 1928- 1980 yılları arasında yaşamıştır.

Bu haftanın şairinin tanıtımına geçmeden önce bir bilgi notu eklemeyi gerekli görüyorum. Dört yılı aşkın bir süredir devam ettiğim ŞİİRLİ CUMALAR etkinliğinde tanıttığım tüm şairler daha önce az veya çok tanıdığım şairlerdi. Bu hafta tanıttığım şair İlhan Demiraslan’ın adını ise ilk kez duydum, ilk kez olarak şiirlerini okudum. İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümü vesilesi ile Varlık Yayınları tarafından 1953 yılında basılan “İstanbul Şiirleri Antolojisi” adlı kitapta yer alan şiirleriyle tanıdım kendisini.

screenshot

Çok tanındık, ünlü bir şairin mahlasla yazılmış şiirleridir diye düşündüm önce. Şiirlerdeki anlam ve müzik, yerin yedi kat altından çıkmaya çalışan masal kahramanının, Zümrüdüanka kuşuyla bütünleşmesini andırıyordu. Nasıl olurdu da tanımazdım bu kanatlı dizelerin yazarı, 52 yaşında, yaşamın baharında ölüvermiş bu büyük şairi. İnternette yaptığım küçük bir araştırma sonunda, İlhan Demirarslan’ı, uzun yıllar önce edebiyatımızın, değer bilmezliğimizin unutulmuşluk mezarlığına gömdüğümüzü anlamış oldum. Google’ın gayya kuyularını iğne ile kazsam da, birinci el kaynaklara dayanan güvenilir bilgilere ulaşabilmeyi başaramadım. ŞİİRLİ CUMALAR’ın bu haftasında elimdeki kısıtlı bilgilerle İlhan Demiraslan’ı sizlere tanıtmaya çalışacağım. Ama sizlere söz, unutulmuşluğa terk ettiğimiz bu şairimiz üzerinde çalışacak ve önümüzdeki aylarda onu hakkettiği şekilde, kapsamlı ve birinci el kaynaklara dayanarak tanıtacağım.

24 Ağustos 1928 tarihinde Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde dünyaya gelmiş İlhan Demiraslan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş ve iç hastalıkları uzmanlığını tamamlamış. Tunceli, Artvin, Tire’de görev yapmış, son görev yaptığı Trabzon’da ağırlaşan sağlık sorunları nedeniyle 1980 Kasım ayında ölmüştür.

İlhan Demiraslan’ın biri ölümünden sonra olmak üzere üç şiir kitabı basılmış: İncir Ağacı, Eller Ekmeğe Doğru ve Acının Uçları. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi kitapları piyasada bulunmuyor.

İstanbul Şiirleri Antolojisi adlı kitapta bulunan “Tophane Şiiri” adlı şiiri bu hafta için seçtim. Beğeneceğiniz umuyor; İlhan Demiraslan’ı, bu değerli meslektaşımı sizlere daha ayrıntılı olarak tanıtacağım yazımda buluşmayı diliyorum.

“Tophane dediğim bir uzun yol

İki yanı iki sıra meyhane

Yüz insan gördüm, yüzü̈ de başka

Benzetemedim birbirine.

 

Biri terlemiş ter kokuyor

Alacalı mendil sarmış başına

Biri kadın demiş bir akşam

Türlü̈ işler açmış başına.

 

Biri çingenedir keman çalar kahvede

Biri oyuncudur zilli maşa takınır

Biri Trabzon’dan gelmiştir

Durur bakınır.

 

Biri kaptandır poyraz yemiş yüzüne

Marangozdur, çıraktır, demircidir.

Biri keyfimin kahyasıdır

Biri bilmem necidir.

 

Biri şarkıcıdır Aile bahçesinde

İyi kızdır, namusludur.

Bir türkü söyler sarhoşluk üstüne

Gönlümüz olur.

 

Biri der ben vuruldum ölmedim

Hekim gelsin sarsın benim yaramı

Gidi kafirin sevdası

Can üzredir meramı.

 

Biri benim komşumdur

Geceleri erkek alır koynuna

Biri orospudur vaz geçmez

Günahı boynuna.

 

Yoldan geçenler daha başka

Bilmiyorum nereye gittiklerini.

Ama kör çalgıcıyı tanıyorum

Yahut terzi kızları, hizmetçileri.”

İncir Ağacı adlı kitabından.

 

 

KAYNAKLAR

 

  • 1- İstanbul Şiirleri Antolojisi, Derleyen Ferhan Oğuzkan, Varlık Yayınları, 1953, İstanbul.
  • 2- Ali Mustafa, Kıyı Dergisi, Sayı 8, 1986. (Not: Bu kaynağa dolaylı olarak internet üzerinden ulaştığımı belirtmek isterim.)

 

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.

 

 

 

Hasan Basri Alp- ŞİİRLİ CUMA

Değerli okurlarım, hepinize ŞİİRLİ CUMALAR diliyorum. Bu hafta için seçtiğim şair Hasan Basri Alp, 1912- 1945 yılları arasında yaşamıştır.

Çorum’un Mecitözü ilçesinde dünyaya gelmiştir; babası emniyet teşkilatında çalışan Komiser Mehmet Şakir Efendi’dir. 1918 yılında annesi Fatma Hanım vefat eder, Hasan Basri altı yaşındadır. Yıllar sonra, ortaokul yıllarında annesinin ölümüyle ilgili yazdığı şiir Tokat’ta yayınlanan bir gazetede yayınlanmıştır.

Hasan Basri Alp 1938 yılında Çapa Kız Muallim Mektebi mezunu öğretmen Şükriye Hanım ile evlenir. Önce Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde daha sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne devam etmiştir.

Hasan Basri Alp içinde yaşadığı toplumsal sorunları sorgulayan, sosyalist bir dünya görüşünü yansıtan şiirler yazmıştır. Yazdığı şiirler 1940- 1945 yılları arasında Ses ve Yürüyüş dergilerinde yayınlanmıştır. Şiirlerini Çaloğlu takma adıyla imzalamıştır. Yoksul ve sıradan insanlarla, yaşadığı çağa ait büyük resmi ustaca bir araya getirmiştir. 1943 yılında Yürüyüş Dergisi’nde yayınlanan “Biricik Hemşerim” başlıklı şiirini okuyoruz.

“Konuşurduk biricik hemşerimle iki satır,

harbe, sulha ve süpürge tohumuna dair,

O daima bana,

küçücük defterinde

içinden çıkamadığı hesaplar yapar,

“Şaşırdık be hemşerim

yukarı tükürsen bıyık,

aşağı tükürsen sakal” derdi.

Koltuğunda “un” torbası,

başı önüne eğik ve dalgın insanların içerisine

karışır giderdi.” 

İkinci Dünya Savaşı ve sonrası yıllar, her türlü muhalif düşüncenin, özellikle sol ve sosyalist görüşlerin en sert şekilde baskı altına alındığı bir dönemdir. 1944 yılı 19 Mayıs’ında Tahsin Berkem ve Mihri Belli Süleymaniye Camisi’nin iki minaresi arasına dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nu hedef alan ve üzerinde “Saraçoğlu Faşisttir” yazılı bir bez pankart asma girişimde bulunurlar. Bu olay sonrası sosyalist görüşlülere yönelik geniş çaplı tutuklama ve gözaltılar başlar. Arananlar arasında Hasan Basri Alp de vardır. Polis, gizlice buluştuğu karısı Şükriye Alp’i takip ederek ikisini de ele geçirir. Atilla İlhan “Yasak Sevişmek” adlı şiiri Hasan Basri ve Şükriye Alp çiftinin gizli buluşmalarından esinlenerek yazdığını söylemiştir.

Hasan Basri Alp 22 Ocak 1945 günü, 33 yaşında, işkence altında sorguya alındığı Sansaryan Han’ın en üst katından düşerek ölür. Tutanaklara intihar olarak geçer, geçer ama kimse inanmaz Hasan Basri’nin intiharına, düpedüz pencereden atıldığı iddia edilir.

Hasan Basri Alp’in “Mahsul” adlı şiirini bu haftanın şiiri olarak seçtim. Beğeneceğinizi umuyorum.

“En güzel, en olgun, en harikulâde

Meyvesini versin diye toprak

Hiçbir emek esirgenmedi ondan

Ne zindan ne temerküz kampları,

Ne duvar diplerinde kurşunlanmak,

Ter, göz yaşı ve kanla suladık onu

Dökecek yer yüzüne tam ve olgun mahsulünü

Toprak nankör değildir

Utandırmaz insanoğlunu”

 

KAYNAKLAR

 

1-    Ataol Behramoğlu, Büyük Türk Şiiri Antolojisi, 1. Cilt, Sosyal Yayınlar, 2001.

2- Hami Karslı, Hasan Basri Alp- 33 yaşında yaşamını yitiren Niksarlı yiğit bir şair, Mayıs 2016.

http://www.hamikarsli.com/hasan-basri-alp-33-yasinda-yasamini-yitiren-niksarli-yigit-bir-sair/

3-    Şenol Çarık, Türkiye Solunun Kısa Tarihi-Denizlerin Yolu, Asi Kitap, 2016.

 

Nereden çıktı bu ŞİİRLİ CUMALAR diyenler, okuyunuz lütfen:

https://doganalpblog.wordpress.com/2014/…/05/siirli-cumalar/

 

ŞİİRLİ CUMALAR, Ortadoğu bataklığına itilmeye, nefret diline ve muhafazakar bir toplum olmaya karşı bir DURUŞdur.