Etiket arşivi: Sosyal medya

İKİ MANDAL

 Ey dünya sen ne maskara ne dönek bir acunsun?
Al kaşağı, gir ahıra, yarası olan gocunsun.”

Namdar Rahmi Karatay[i]

 

Sosyal medya çoğumuzun yaşamına bodoslama dalmış durumda. İçine girince kendimizi çıfıt[ii] çarşısında gibi hissetsek de vazgeçemiyor, ucundan bucağından sokulmadan edemiyoruz. Bu yazımda son bir haftanın gündemine sosyal medya üzerinden bakmaya çalıştım. Konuları tümüyle keyfi olarak seçtim ve kallavi bir çuvaldızla bizim mahallede[iii] gezintiye çıkardım kalemimi. Buyurun, başlıyoruz!

İKİ GELİN

44366659_1182921735181582_6998886870847324160_n

Sosyal medyada bir fotoğraf günlerce dolaşıp durdu, bir damat, iki gelin ve nikah şahitleri var karede, gelinlerden biri kapalı, diğeri açık. Fotoğraf bir damat iki gelin başlığı ile sosyal medyada servis edilmişti. Açıklama olarak da Mardin AKP yöneticilerinden birinin oğlunu iki kadınla birden evlendirdiği yazılmıştı. Her zaman olduğu gibi bizim mahalle sakinleri mal bulmuş mağribi gibi atlamıştı habere. AKP’yi yerden yere vuran “sert” eleştiriler yapılıyordu fotoğrafa, “grup seks” yorumları havada uçuşuyordu. Oysa yaklaşık 10-15 saniye süren bir “gogıllama[iv]” ile olayın ne olduğunu anlamak mümkündü. Mardin eski AKP İl Başkanı’nın iki oğlunun iki gelinle nikah töreniydi haberin doğrusu. Servis edilen fotoğraftaki ikinci damat kırpılmıştı. Nikaha bir Mardin milletvekili ve yörenin ileri gelenleri de katılmıştı. AKP taraftarlarının bir Facebook grubunda da paylaşılmıştı fotoğraf; grubun AKP’li ağır abisi “akılları hep şeylerinde, cehaletlerinde ve pisliklerinde boğulacaklar” diye yorum yazmış, çok sayıda “âmin inşallah” cevabı gelmişti[v].

44468152_1182928441847578_8037553032675721216_n

ARNAVUT KALDIRIMI

Arnavut kaldırımlarını seviyoruz, Wikipedia’da kısa bir bilgi var hakkında; “yağmur sularının taşların arasından akmasına izin verdiği için yoğun yağış alan bölgelerde kullanımı yaygındır. Ayrıca altyapı kazılarının yoğun olduğu dönemlerde, sökülmesi ve tekrar döşenmesi kolay olduğu için de tercih edilir.” Ama işin enteresan yanı Türkçe Wikipedia’da Arnavut kaldırımı maddesine koyulan tek görsel bir İsviçre kentine aitti.

Görsel kaynağı: Wikipedia

Görsel kaynağı: Wikipedia

Sosyal medyada hızla yayılan görselde, Arnavut kaldırımı bir sokağa asfalt dökülüyordu. Bak şimdi, olacak iş mi bu! Gördüğüm Facebook sayfasında fotoğrafın İstanbul’a ait olduğu dışında bilgi verilmemiş ve feryat figan yorumlar yapılıyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi AKP’li ya, paylaşılan fotoğrafın altında AKP karşıtı nümayiş yapılıyor neredeyse. Küfürlerin bini bir paraya gidiyor ama sonunda birisi “Bu fotoğraf İstanbul Kartal’dan, Kartal Belediyesi CHP’nin.” diye yazmış. AKP taraftarları kendi sayfalarında çok dalga geçtiler CHP’lilerle. Ne diyelim şimdi, yandı gülüm keten helva.

5bcd526f66a97c3c320720f6

ARA GÜLER, ÇAV BELLA VE “ANDIMIZ”

Gündemin değişimine ayak uydurmak zor, Ara Güler’in bir iktidar yalakası ve halk düşmanı mı yoksa adı tarihe altın harflerle yazılacak bir fotoğraf dehası mı olduğuna karar vermeye çalışırken, popo sallayarak “Çav Bella” okuyan bir kadın şarkıcı ile baş etmeye çalışıyorduk. Sosyal medyadaki “gücümüz sayesinde” bu şarkıcı “hanım kızımız” geriye çark etmiş ve şarkının yeni versiyon klipi çekilmişti. Yeni çekilen klipte temizlik işçisi proletaryanın sorunları dile getirilmiş, klipin içine Lenin fotoğrafı eklenmişti. Şarkıcımız sosyal medya mesajları ve röportajlarında devrimci olmaya çalıştığını ilan etmişti. “Yeminle söylüyorum” işimiz zor, hangi birine laf yetiştireceğiz, hangisine fikir üretip paylaşacağız şaşırıyoruz. Gündemden kopmamak, sosyal medyaya yetişmek kolay değil sahiden. Son günlerin yeni konusu ise “andımız” oldu, savunsak mı savunmasak mı, Hamlet’in tiratları yetmiyor halimizi anlatmaya…

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Danıştay, okullarda sabah törenlerinde okunan andımızın yasaklanmasına ilişkin kararı bozdu. İlk feveran iktidar kanadından geldi, yargının yürütmenin kararlarına karışmasının doğru olmadığını, yargının halkın isteklerine karşı çıkmaması gerektiğini açıkladı. Herkesin bildiği gibi demokratik ülkelerde yargının görevi iktidarların kararlarını onaylamaktan ibarettir, yaşasın demokrasi!

Andımız konusu derin, bu yazının bunca derinliğe inme niyeti bulunmuyor[vi]. Aşağıdaki (VI) numaralı dipnotumu saymazsanız “Andımız” tartışmalarının sosyal medyadaki görüntüsünü size aktarmakla yetineceğim. Danıştay kararının duyulması sonrası MHP ve İYİ Parti tabanlarından alkışlar yükseldi. AKP ile MHP arasındaki kutsal ittifakta ise çatlak sesler yükseldi. Sırtında yumurta küfesi taşımayan İYİ Parti Danıştay kararına sımsıkı sarılmıştı. AKP tabanı ise konuyu anlamakta zorlanıyordu. “Türküm, doğruyum…” demenin nesi yanlıştı ki? Nedir, “Reisçi…” unvanı taşıyan bir sosyal medya kullanıcısı konuyu kısa kesmişti:

“Danıştay kendi kafasına göre Millet adına karar alamaz.!

Son sözü Reis söylemişse onun borusu öter Danıştayın değil.

Bu ülke de herkez haddini bilecek.

Bilmeyene Reis ayarı verir cnm”

Doğal olarak AKP içinde tartışma yaşanmadı ama fırsat bu fırsattır diyen fanatik bir kesim “İslami ant” taleplerini dile getirmekte gecikmediler. Nasıl bir ant istediklerine dair örneklerden birini dipnottaki Youtube linkinden izleyebilirsiniz[vii].

HDP’nin tabanından tavanına, “Andımız” konusunda istikrarlı bir “muhalefet” olduğu görülüyor. Nedir, HDP yandaşlarının sosyal medya sayfalarında “Andımız” konusundaki hemen tüm itirazlar Türk/Kürt kimlikleri üzerinden yapılmıştı; “Ben Kürt’üm, neden Türk’üm diyeceğim?” veya “Varlığım niye Türk varlığına armağan olsun ki, ben Kürdüm” şeklinde formüle edilmişti yorumlar. HDP içindeki “sosyalistler” ise “Ne Türk ne de Kürt, sosyalistler kimlik üzerinden ant içmez” demek yerine “Kürtlere Türküm diye ant içirmek faşizmdir” demekle yetindiler[viii].

CHP tabanının “Andımız” konusundaki durumu sahiden vahim durumda. Karşılıklı olarak birbirlerini “vatan haini, ırkçı, faşist” şeklinde suçlayan “nezih” tartışmalar başladı sosyal medyada. Kendilerini ulusalcı ve Atatürkçü olarak tanımlayan CHP’liler ile CHP’nin solunda ve/veya sosyalist olarak tanımlayanlar (CHP’nin hedefinin İsveç modeli sosyal demokrasi olması gerektiğini savunanlar da bu gruba dahil) arasındaki çatışma “Andımız” nedeniyle daha da görünür hale geldi. Özellikle ulusalcı kanadın “Andımız” konusunda sessiz kalan Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerinin dilindeki öfke çok belirgin hale gelmiş durumda. CHP’nin yerel seçimlere bu çatlakla girip iyi bir sonuç alması hiç kolay görünmüyor.

Sosyal medyayı dikkatle izleyenlerin gözünden kaçmamıştır; profillerinde, kapak görsellerinde, paylaşımlarında Deniz Gezmiş, Che Guavere, Fidel Castro, Lenin fotoğrafları bulunan azımsanmayacak sayıda kişi, mevcut iktidara olan muhalefetinden “ödün vermese de” bayrak, vatan, Misakı Milli sınırları, Türk olmak konularında oldukça milliyetçi oluveriyorlar. Deniz Gezmiş’in çok sıkı bir Atatürkçü olduğunu, Che Guavere öldüğünde çantasından İngilizce Nutuk çıktığını, Lenin ile Atatürk’ün aralarından su sızmayan “kanka” olduklarını iddia edenler de bu kişiler. 700 ortak arkadaşımız olan, kapak fotoğrafında Deniz Gezmiş fotoğrafı bulunan bir “Facebook arkadaşımın” yaptığı “Andımıza karşı çıkanlar vatan hainidir” paylaşımının altında çok sert tartışmalar cereyan etti. Anlaşıldığı kadarıyla, çocukluğu Malkoçoğlu, Karaoğlan, Tarkan filmleriyle geçen, eğitim hayatının büyük bir kısmında avazı çıktığı kadar “Türküm doğruyum…” okuyan bazı kuşakların kültürel kodlarında gizlenmiş mutasyonlar bulunuyor. Dünyada örneğinin az olduğunu sandığım bu konunun derinlemesine incelenmesinin, ülkemiz “sol cenahının” daha iyi anlaşılmasını sağlayacağı kanaati taşıyorum.

KOMÜNİST BAŞKAN

Ovacık Belediyesi İstanbul ve Ankara’da açtığı satış yerlerine İzmir’i de ekledi. Ovacık Belediyesi öncülüğünde kurulan Tarımsal Kredi Kooperatifine bağlı satış yerleri, organik nohut, fasulye, bal vb. ürünlerin satışında aracıyı ve kargo şirketlerini devreden çıkartarak doğrudan üreticiye ulaşıyor. Bu organizasyonun emekçi üreticilerin ve tüketicilerin yararına olduğuna şüphe yok.

Ovacık Belediye Başkanı’nın oldukça popüler olduğunu biliyorsunuz; afili de bir unvanı var: Komünist Başkan. Yıllar önce Ankaralı bir Twitter kullanıcısının Komünist Başkan’a hitaben yazdığı “Melih Gökçek’i versek seni Ankara’ya alabiliyor muyuz” mesajına Ovacık Belediyesi’nin bıçkın başkanı “Maalesef, Melih Gökçek için sadece iki mandal verebiliyoruz” şeklinde yanıt vermiş, sosyal medyayı sıkı sallamıştı.

1(753)

Görsel kaynağı: Ege Meclisi internet gazetesi. 21 Ekim 2018.

Komünist Başkan Ovacık Belediyesi’nin açtığı satış yerlerinin açılışlarına bizzat katıldı, özellikle İzmir’de açılış töreni iğne atsan yere düşmez bir izdihamdı. Açılan yerin organik yiyecek maddesi satış yeri olmasının insan kalabalığı üzerindeki etkisi ne kadardır kestiremiyorum. Açılışı yapılan yer Ovacık bölgesinin kültürel mozaiğini sergileyen bir merkez olsaydı aynı izdiham yaşanır mıydı? Hiç emin değilim. Nedir, bu konunun can alıcı yanı, sosyal medyadaki Komünist Başkan konulu mesajlar, paylaşımlardı. “Komünist Başkan’ı İzmir’e transfer edelim, Konak, Bornova, Karşıyaka, Büyükşehir’e başkan yapalım” şeklinde yarı mizah, yarı ciddi mesajlar bir süre gündeme hâkim oldu. Bazı sosyal medya kullanıcılarının “Arkadaşlar ekibi kuruyoruz, Komünist Başkan’ı kaçıracağız. Yerel seçimlere kadar saklayıp başkan yapacağız” şeklindeki mesajları İzmir’in sol cenahını gülümsetti denebilir.

Bu “sol cenah” diye tabir ettiğim kesimi anlamaya ömrüm yetmeyecek, neden mi? Komünist Başkan karizmatik, alçakgönüllü, güler yüzlü, mizahtan anlayan, sempatik bir adam görüntüsünde, doğrudur. Ama Ovacık Beldesi’nde yaşanan toplumsal, ekonomik, kültürel sıçramanın sebebi başkanın kişisel meziyetleri değil ki! Komünist Başkanı “solun” gözbebeği yapan tüm sürecin tek açıklaması var: Başkanın komünist olması. Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu’nun tüm icraatları onun sosyalist dünya görüşünün ürünüdür! O zaman sorarım size, geçtiğimiz yerel seçimlerde kaçınız Türkiye Komünist Partisi’nin İzmir milletvekili adayı Kemal Okuyan’a oy verdi? Hatta, kaçınız TKP Genel Sekreteri K. Okuyan’ın aday olduğundan haberdar oldu? Ve en önemlisi önümüzdeki yerel seçimlerde kaçınız TKP’li belediye başkan adaylarına oy verecek? Sustuk değil mi? O zaman sosyal medyada, “Komünist Başkan, gel İzmir’imize başkan ol” demekten vazgeçelim, olur mu?

“EKMEK ALACAĞIZ”

0Ff2WhjTRd+c6k8Dmb5IvQ

Görsel: Doğan Alpaslan Demir

Geçtiğimiz günlerde İzmir Bornova’nın mutena semti Evka 3’de bir görüntüyle yüz yüze geldim. 9- 10 yaşlarında iki çocuk çöp tenekesinin iki yanından başları aşağı, içeriye sarkmış çöpleri karıştırıyorlardı. Çocukların yüzleri görünmediği için fotoğraflarını çekmekte sakınca görmedim. Çektiğim tek kareye çocuklardan sadece biri girmiş, diğer çocuk arkada kaldığı için görünmemişti. Nedir, göründüğü kadarı bile yaşadığımız düzenin, dünyanın kötücüllüğünün canlı kanıtıydı. Onlar temiz pak giysileriyle okulda olması gereken iki çocuktu. Çektiğim fotoğrafı, kullandığım tüm sosyal medya platformlarında paylaştım. Facebook’da bol sayıda üzgün emojisi konuldu fotoğrafa, İnstagram’da ise paylaştığım bir trompet çiçeğinden daha az ilgi gördü[ix]. Ama olayın sosyal medya boyutunda irkiltici bir yan vardı. Fotoğrafa yapılan yorumların neredeyse tamamında çocukların Suriyeli oldukları varsayılmıştı. Değillerdi. Çöp tenekesinin çevresinde biraz oyalanmış, çocuklar başlarını çöplerin içinden çıkartıp “ganimetlerini” toplamaya başladıklarında yanımdaki mandalinalardan birer tane verip birkaç cümle de olsa konuşmuştum onlarla. Şivesiz bir Türkçe konuşuyorlardı, el yapımı ilkel bir el arabasını iterek yaklaşık 5 kilometre mesafedeki bir gecekondu mahallesinden[x] yürüyerek gelmiş, yürüyerek döneceklerdi. Topladıkları çöpleri satınca ne yapacaklarını sorduğumda aldığım yanıt tüyler ürperticiydi: “Ekmek alacağız.”

Çocuklar Suriyeli olabilirlerdi, Türk, Kürt, Afgan da olmaları mümkündü. Ancak fotoğrafa yorum yapan hemen tüm sosyal medya ahalisi fotoğraftaki iç burkan manzarayı Suriyelilere ihale etmişti. İçine sürüklendiğimiz noktada, yaşadığımız en büyük tehdit, toplumsal kodlarımıza ve reflekslerimize işlemiş olan ve yaşadığımız tüm “kötülüğün” sebebi ve sonucu olarak mültecileri görmemize sebep olan çarpık/çarpıtılan algımızdır. Bu algının sebep olduğu nefret dili, küresel kapitalizmin ülkemizi mahkûm ettiği sömürü düzenine yardım ve yataklık etmektedir. Suriyeli mültecilerle ilgili olarak bir yıl önce yazdığım bir yazıyı aşağıdaki dip notlara bırakıyorum, okumanızı öneririm[xi].

Fotoğrafa bir daha bakın, çöp tenekesinin üzerinde Bornova Belediyesi’nin “En iyi temizlik kirletmemektedir” yazısı var; içi boş, anlamı daha da boş bir cümle. Soruyorum hepinize, ne yazmalı sizce?

 

 

DİPNOTLAR                                                                                    

[i] Namdar Rahmi Karatay hakkında bilgi edinmek isterseniz linkini verdiğim yazımı okuyabilirsiniz. https://doganalpdemir.com/2018/05/11/namdar-rahmi-karatay/

[ii] Çıfıt çarşısı: Türlü şeylerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer.

[iii] Bizim mahalle: İktidar karşıtı ve kendini “sol cenahta” etiketleyen kesimi kastediyorum.

[iv] Gogıllama: Google’da arama yapmak.

[v] Sosyal medyadaki bilgi kirliliğinin vahameti üzerine yazdığım şu yazıyı okumanızı diliyorum: https://doganalpdemir.com/2017/11/28/inanc-objelerinin-yerini-almaya-hazirlanan-bir-yeni-dunya-duzeni-bilgisi-gelisiyor-gelistiriliyor/

[vi] Andımız konusunun derinliğine inme niyetim yoksa da şuraya bir not bırakmak istiyorum. Tarihin spiral yollarında kavramlar değişir, içi boşalır veya tümüyle başka anlamlar üstlenir. 1873 yılında Gedikpaşa tiyatrosunda Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre oyunu ilk kez oynanmış ve seyirciler yüz yüze geldikleri vatan kavramıyla sarhoş sloganlar atarak İstanbul sokaklarında yürümüşlerdi. Andımız’ın ilk kez okunduğu yıllarda kurulmaya çalışılan ulus devletin emperyalizmden ve bağımsızlıktan anladığı da bambaşka kavramlardır. Namık Kemal’in 1873 tarihli vatan kavramı 1970’li yıllara gelindiğinde “vatan, millet Sakarya edebiyatı” diyerek alaysı bir tekerlemeye dönüşmüştü. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise ulus devletlerin anti-emperyalist duruşlarının koca bir yalana dönüştüğü bir sürece girildi. 1920’lerde inşa edilmeye çalışılan T.C ulus devletinin bağımsızlık, hürriyet, Türklük kavramları devrimci anlamlar taşıyordu. Bugün aynı kavramlardan yola çıkarak “Andımız” üzerinden siyasi stratejiler geliştirmenin devrimci niteliğinden bahsedilemez.

[vii]  https://www.youtube.com/watch?v=kmwWFy6rsps

[viii] HDP içindeki sosyalistler arasında az sayıda da olsa kendi içinde tutarlı ve “kimlik” siyasetini çatık kaşlarıyla yorumlayan sosyal medya kullanıcıları da oldu. Nedir, kimlik siyaseti ile sosyalizm talebine ait tartışmaların önümüzdeki günler ve yıllar içinde daha çok su yüzüne çıkacağı şeklindeki görüşümü de buraya eklemiş olayım.

[ix] Sözü edilen fotoğrafı bu yazıda kullanacağımdan dolayı sosyal medyadaki paylaşımları kaldırdım.

[x] Mevlâna Mahallesi.

[xi] https://doganalpdemir.com/2017/07/09/suriyeli-hamile-kadini-kaciran-tecavuz-eden-olduren-katilleri-kim-azmettirdi/

 

Çöp

Osmanlı İstanbul’unda kullanılan bir deyim vardır, fermanlı. Bu deyim, yaptıklarından sorumlu olmayan, davranışlarındaki keyfiyetin mazur görüldüğünü belirtir bir ferman taşıyan kişileri tanımlamak için kullanılırmış.

Yaygın bir “eleştiri” yöntemi olarak kullanılmasa, bir sosyal medya mesajı nedeniyle kaleme sarılıp bu yazıyı yazmazdım. Nedir, siyasi tutum ve argümanlardan daha çok galize kaçan duyguların akla hâkim olduğu yargılara giderek daha sık rasgeliyoruz. Uzatmayayım, işte o mesaj:

İçinde Ara Güler’in olduğu bir dergi çöptür.”

Söz konusu edilen Mukavemet Dergi; yazarları arasında benim de olduğum, bir avuç kadın ve erkeğin didinerek ve direnerek yoktan var etmeye çalıştıkları, bugünlerde altıncı sayıya ulaşan dergi. Dergi bu, SBKP resmi yayın organı Pravda değil; içinde beğendiğiniz yazılar/yazarlar da olur, beğenmedikleriniz de. Kafanızda bir swot analizi yapar ve alıp almamaya, okuyup okumamaya karar verirsiniz. Çok gaza gelirseniz dergideki yazılar hakkında iki paragraf döktürür yayınlarsınız.

Bahse konu olan mesajda söz edilen kişi Ara Güler, 89 yaşında, çektiği fotoğraflar dünyanın dört köşe bucağındaki müzelerde sergileniyor. Fotoğrafı sanat olarak kabul etmeyen, kendisini de fotoğraf sanatçısı değil gazeteci sayan, nevi şahsına münhasır ve “abide-i muazzama” bir kişilik.

Ben gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim. Fotoğrafçı ile gazeteci arasındaki fark budur. Fotoğrafçı bomba patlar kaçar. Ama gazeteci peşinden gider olayı yakalamaya çalışır. Ben de bu yaşa kadar ona göre çalıştım”

Ara Güler bir süredir “sol cenahın” tepkisini çekiyor. İki yıl önce kendi talebi veya Saray’ın davetlisi olarak Cumhurbaşkanı’nın fotoğraflarını çeker. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Usta’yı ‘Ara’ ki bulasın” manşetiyle sert bir dille eleştirir. Nedir, birkaç gün sonra Cumhuriyet Gazetesi Ara Güler için bir özür yazısı yayınlar:

Geçen pazar günü 1. sayfamızda, dünyaca ünlü fotoğraf sanatçımız Ara Güler’le ilgili bir haber yayımladık. Haberde, Ara Güler’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarını çekmek için randevu talep ettiği, bu talep üzerine kendisine randevu verilerek Erdoğan’ın Kısıklı’daki konutunda çekimin yapıldığı bilgisi yer alıyordu. Haber doğruydu elbette, ama “Usta’yı ‘Ara’ ki bulasın” şeklinde haksız ve eleştirel bir başlıkla sunulmuştu. Dünyaca ünlü bir fotoğraf sanatçısının ülkenin Cumhurbaşkanı’nın fotoğraflarını çekmek istemesi de, bu çekimin yapılmış olması da gayet anlaşılır ve doğal bir durumdur. Buna karşın, her gün şikâyetçi olduğumuz toplumun giderek kamplaştırılması, en insani ve doğal olayların, tutumların ve çalışmaların bile bu kamplaşma bağlamında değerlendirilmesi tuzağına, zaafına ne yazık ki biz de düştük. Bu nedenle Ara Güler’e açık bir özür borcumuz var. Yaptığımız bu yanlış nedeniyle özür dileriz.”

Ara Güler bu konuyla ilgili olarak Habertürk’den Kübra Par’a bir röportaj verir. Ara Güler’in sorulara verdiği yanıtlar, içinden cımbızla laf çekmeden okunmalıdır.

Ara Bey, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğraflarını çektiniz diye sizi eleştirenler oldu. Ne diyorsunuz tepkilere?
Erdoğan’ın resmini çekmeye gittim diye kızıyorlar. Çekeceğim tabii. Camiyi de çekeceğim, katedrali de çekeceğim, lideri de çekeceğim. Ben 4 kere harbe gittim. Gözümü korkutamazsın. Anladın mı? Bu işlerden mi korkacağım? Hiçbirini tanımam, etmem. Bunlar tam sopalık, iki tane indireceksin orada kalacaklar! (Gülüyor.) Bunlar provoke edilmişler. Ne halt ederlerse etsinler. Bana ne!

Sizce neden kızıyorlar?

Ne bileyim ulan! Bir sebebi yok. Ne istiyorlar? Cumhurbaşkanı değil mi? Çekmeyecek miyiz? Tabii Cumhurbaşkanı’nı çekeceğim, onu çekmeyip sizin gibi serserileri mi çekeceğim! Biz gazeteciyiz, her şeyi çekeriz. Onlara mı soracağım! Onlar ne kadar gazetecidir ki? Gazetecilik oynuyorlar. Gazete basıyorlar, adı oluyor gazeteci. Gazeteci ona denmez ki. Gazeteci haber peşinde, dünyanın herhangi bir yerinde, Çin’de, Japonya’da, Hindistan’da bir şeyler yapan adamdır. Bunların gittiği en fazla Erzurum…

-Cumhuriyet Gazetesi sizden özür diledi…
… aşağı Kasımpaşa!

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Affedersin Ermeni” sözüne alınmış mıydınız?
Hayır, ben Japon’um Ermeni falan değilim ki!”

Yukarıda bir kısmını paylaştığım röportaj üzerine yorum yapma gereksinimi duymuyorum. Teşhis açık: Fermanlı.

İsmini yazmayacağım bir şair…

Uzun yıllar önce, belki otuz yıl, ülkemizin yakın geçmişinin önemli şairlerinden birisiyle bir tatil beldesinde kısa süreliğine aynı masayı paylaştım. Bağımlı demeyelim ama alkolle ilişkisi oldukça bozulmuştu. Çevresini saran gençler için bir ilahtı, her sözü vahiy gelmiş ayet gibi dinleniyordu; galiz küfürleri dâhil. Bir yandan içiyor, bir yandan da anlatıyordu; elleri de boş durmuyor, yanına oturmuş 20 yaşında ya var ya yok bir genç kızı “mıncıklıyordu.” Ertesi gün konuştuğum genç kız şaşkındı. Yorumu kısa ve can yakıcıydı:

O pis zampara düne kadar benim kıblemdi”

Şimdi oturdum saydım, yıllar önce görkemli bir cenaze töreniyle toprağa verdiğimiz bu şairin kaç kitabı vardı kütüphanemde; altı, tam altı kitabına sahiptim. Her birinin üzerine kurşunkalemle işaretler koymuş, notlar almışım. Soruyorum, torunu yaşında bir genç kızı alenen taciz eden bu yazarın kitapları çöp mü? Bu şairin şiirlerini yayınlayan dergiler, onlarda mı çöp?

Mussolini hayranı bir şair…

Güz ayı; tepeler yükselir, sarar gölleri batan güneşe karşı,
Bir bulut perdesi akşam,
bir bulanıklık dalgalar üstünde; ve sivri, uzun, kimyon filizleri aralarında,
dondurucu bir ezgi kamışlarda.
Tepenin ardında keşişin çanı
gider esintide.
Nisanda geçti burdan yelken; döner belki Ekimde Silinir gümüş renginde kayık; usulca;
Parıldar güneş bir başına ırmakta.”

Yukarıdaki dizeleri Ezra Pound’un Canto’larından aldım. İlhan Berk’in deyişiyle “Canto’lar dünya edebiyatında benzeri olmayan bir şiirler demetidir.” Allen Tate, Ezra Pound’un Canto’ları için “bizim üzerimizde çağdaşlarının hepsinden daha çok etkisi olan bir şiirdir bu; uçsuz bucaksız bir “yeraltı” ünü kazanmış bir şiirdir. Hak etmiştir de bu ünü.” yorumunu yapmıştır. 1920’lerde Canto’ları yazmaya başlayan, İmgeci şiir akımının öncüsü olan ve sanatın ticarileşmesiyle şiddetle mücadele eden Ezra Pound, II. Dünya Savaşı yıllarında İtalya’nın faşist lideri Mussolini’yi desteklemiştir. Savaştan sonra tutuklanır Pound, cezaevi ve akıl hastanelerinde uzun yıllar geçirir. Milyonlarca kişin ölümüne sebep olan Nazi ve İtalya faşizmine verdiği destekle insanlığa karşı işlenmiş bir suçun ortağı olmuştur. Ne yapalım şimdi, tüm Ezra Pound şiirini yok mu sayalım? Hepsi çöptür mü diyelim? Kestirmeden fikrimi söyleyeyim; Ezra Pound şiirleri, 20. Yüzyıl Dünya kültürünün en büyük miraslarından biridir, öyle de kalacaktır.

Silah tüccarı

1891 yılında 37 yaşında ölmüş bulunan ve günümüzde dünya çapında bir üne sahip bir kişi var sırada. Ölüm döşeğinde yatarken, bilinci kapanmadan hemen önceki sayıklamalarında hayali bir taşıma şirketi müdürüne, yola çıkışını düzenleyen bir mektup dikte ettirir, yüklemek istediği fildişi envanterini de dâhil ettirmiştir mektuba. Kısa süre sonra da ölür. Şimdi size sormak isterim; kanaatinizce bu kişi hangi nedenle 126 yıl sonra ününü sürdürmektedir? Peki, biraz ipucu istiyorsunuz. Adamımız Fransız, iyi bir eğitim görmüş, dil öğrenmeye çok yatkın, yaşamının önemli bir bölümünü Afrika’da geçirmiş, silah ticareti dâhil olmak üzere türlü beter işler çevirmiş. Hatta köle ticareti yaptığı da iddia edilmiş. Ancak köle ticaretine karşı olmamakla beraber bu işe bulaşmadığı veya bu alana girme olanağı bulamadığını biliyoruz. Muhtemelen yüzünüzü buruşturdunuz ve “tanımasam da olurmuş” diyorsunuz. O halde sıkı durun. Anlattığım kişi dünya tarihinin en önemli şairlerinden biri olan Arthur Rimbaud. Sembolist şiirin öncüsü ve 21 yaşından sonra şiir yazmamış. 17 yaşında deniz görmeden yazdığı uzun şiiri “Sarhoş Gemi” insanlık kültürünün en büyük miraslarından biri kabul ediliyor.

Güneşi gördüm, alçakta, kanlı bir ayinde;
Sermiş pırıltısını uzun mor pıhtılara.
Eski bir dram oynuyor gibiydi, enginde,
Ürperip uzaklaşan dalgalar, sıra sıra.

Yeşil geceyi gördüm, ışıl ışıl karları;
Beyaz öpüşler çıkar denizin gözlerine;
Uyanır çın çın öter fosforlar, mavi, sarı;
Görülmedik usareler geçer döne döne.”

(Çeviri Sabahattin Eyuboğlu’na ait olup şiirin tamamı 25 dörtlükten oluşmaktadır.)

Ne yapalım şimdi; “pis” bir silah tüccarının yazdığı tüm şiirler çöp müdür? Karar sizin!
Knut Hamsun, Althusser, Pier Paola Pasolini, Bach

Verdiğim örneklerin az sayıda istisnalar olduğunu iddia ederseniz, istemediğiniz kadar çok örnek verebilirim. Göçebe ve Açlık adlı yapıtlarıyla “yoksulluğun kitabını” yazmış ünlü Knut Hamsun’un Nazi hayranlığını, karısını boğarak öldüren Marksist düşünür ve felsefe profesörü Althusser’i, unutulmaz filmlerin yönetmeni Pier Paolo Pasolini’nin çocuklara cinsel istismar nedeniyle defalarca suçlandığını, havaların iyi gittiği zamanlarda az kişinin öldüğü ve bu nedenle kilise törenlerinden az para kazandığından sızlanan Bach’ı hatırlatmak zorunda kalırım.

Nişangâh Hak getire, haydi Allah rast getire

Ara Güler’in Saray fotoğrafları çekmesi ve kendisini eleştirenleri “serseri” diye tanımlamasından dolayı, onun bir yazısına sayfalarında yer veren Mukavemet Dergi’nin “çöp” olduğu iddiasından buraya kadar geldik. Az okuyan toplumların kaderidir bu; sığ bilgi birikimiyle her konuda keskin hükümler veren, siyasi düşüncesinin, yargılarının kusursuzluğundan hiç şüphe duymayan kişiler baş tacı edilir. Toplumsal kültür onların derinlikten ve bilimsel şüpheden yoksun hurafeleri üzerinden yeniden üretilir.

Yazımı emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’den öğrendiğim bir söz ile bitireceğim. Avrupa balistik çalışmalarını bilim dalı haline getirmiş, top atışlarında hedefi vurmak için ayrıntılı matematik hesapları yaparken, Osmanlı topçusunun sloganı şu olmuştur.

Nişangâh Hak getire
Haydi Allah rast getire”

KAYNAKLAR

1- Edmund White, Rimbaud-Bir Asinin Çifte Yaşamı, Çeviri Cem Uzungüneş, Edebi Şeyler Yayınevi, Haziran 2017, İstanbul.
2- Ahmet Necdet, Çağdaş Fransız Şiiri, Yeditepe Yayınları, 1959, İstanbul.
3- Ezra Pound, Seçilmiş Canto’lar, Hazırlayan İlhan Berk, Adam Yayınları, 1995, İstanbul.
4- Cumhuriyet Gazetesi, Ustayı Ara ki Bulasın, 20 Aralık 2015.
5- Cumhuriyet Gazetesi, Ara Güler’e Özür Borcu, 22 Aralık 2015.
6- Habertürk Gazetesi, Ara Güler: Cumhurbaşkanını çekmeyip sizi mi çekecektim, 25 Aralık 2015.
7- Vikipedi
8- Aydoğan Demir, Emekli Tarih Hocası, Tarih sohbetleri.ara

ZUGZWANG

“Şunun şurasında pazartesiye ne kaldı”  diyor ve 11 Temmuz’u yani Dünya Nüfus Günü’nü bekliyordum. Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu yazmak için tam zamanıydı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) her yıl 11 Temmuz günü o yıl için bir tema belirler ve bu temaya yönelik farkındalık yaratmaya çalışır. Yakın geçmişte “yoksulluğun azaltılması ve üreme sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi” ve “kadına yönelik cinsiyet temelli şiddet” temalarını gündeme taşımıştı UNFPA.  2016 yılı için belirlenen tema 13-19 yaş grubunda yer alan “genç kızlara yatırım” olarak belirlenmiş… Hani şu Suriye’den gelen ve seks ticareti için yatırım gözüyle görülen 13-19 yaş kızları kastetmiyorlar elbette. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfası için bile sıradan olan kadın cinayetleri, “doğum kontrolü günahtır” diye buyrulan üreme sağlığı hizmetleri de bu temalara dâhil olmasa gerek. Dedim ya, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu pazartesiye saklamıştım, nedir; Cemil İpekçi ortalığa öyle bir laf kondurdu ki sosyal medya sallandı, sallanıyor.

“Vatanını satıp kaçmış üç milyon uyuzu bize taze kan diye sokuşturmaya çalışanlar var…”

cemil-ipekci-remzi-yi-hayatindan-cikardi-6528966_9377_o

Şimdi sorarım size, bu yazı 11 Temmuz’u nasıl beklesin,  bekleyemezdi, beklemedi.

Aklınca ve malum sebeplerle Cemil İpekçi’ye çok kızanlar, sevmeyenler bile hak vermişler bu sözüne.

“ne laf etmiş öyle.. Birçok kişiden daha adam vallahi.”

“Cemil İpekçi’nin ipne olması söylediği bu sözün doğru olduğu gerçeğini değiştirir mi?”

“Cemil İpekçi’den güzel tespit. Ak troller şu meselede bile ülkenin bir numaralı ibnesi kadar olamadınız”

“Ulan şu erkeğim diye piyasada dolaşan binlerce insandan daha çok erkeksin.”

Örnekler binlerce, İpekçi’ye hak verenler çok; her ne kadar onun Selanik’ten geldiğini iddia edenler veya atalarının 15. Yüzyılda İspanya’dan kaçtığını iddia ederek sözlerini samimiyetsiz bulanlar olsa da ayakta alkışlanmış İpekçi. “Vatanını satıp kaçan” ifadesi hemen her kesimden destek bulmuş. Türklerin asla kaçmayacağını ve son ferdine kadar savaşacağını iddia edenler ile gerçek Müslümanın düşmana sırtına dönmeyeceğini savunanlar el ele vermiş haldeler. Yandaş basın ise İpekçi’nin sözlerini “homoluk” üzerinden analiz etmiş. “Sen nereni sattın homo Cemil” manşetini atan Yeni Akit Gazetesi şu değerlendirmeyi yapıyor.

“Ahlaki değerlerden yoksun kalmış homo Cemil’in Suriye’deki Esed zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan mazlum Müslüman halka ‘Vatanını satmış 3 milyon uyuz’ diyerek saldırması sosyal medyada büyük tepki çekerken ‘Sen nereni sattın uyuz Cemil?’ sorusunu da beraberinde getirdi.”    

Sosyal medyadaki bir mesajın iddiasına göre,  “Biz Türkler vatanımızı bırakıp kaçmaz son kanımıza kadar savaşırdık”  diyenlere Cüneyt Arkın da katılmış.

“Savaştan kaçmış olan bir millete, tarihini savaşarak kanıyla yazmış bir milletin vatandaşlığı verilmez.”

Korkarım bu satırların yazarına IV. Yüzyıldaki Kavimler Göçü ve Hun Türkleri hakkındaki fikri sorulsa alacağımız cevap da “Malkoçoğlu benim” olacaktır.

Sosyal medya, Cemil İpekçi ve Cüneyt Arkın mesajlarıyla yetinir mi dersiniz? Dünya Nüfus Günü’ne günler kala “Suriyeliler gitsin” etiketi Twitter’ın ilk sırasına yerleşmiş; buram buram nefret dili sürünmüş, milliyetçiliğin bacakları ardına saklanmış faşistçilik oyunu gündeme hâkim olmuş durumda.

 “Savaştan kaçmak için değil, rahatça sevişebilmek için gelmişler adeta. İt gibi üremek ve dilenmekten başka vasfı olmayan #Suriyelilergitsin”

“Mülteciyken tavşan gibi üreyen Araplar TC vatandaşı olduğunda Türkler kendine yeni bir vatan aramaya başlasa iyi olur”

“Kendi ülkesine sahip çıkmayan, ne olduğunu bilmedigimiz, Avrupanın defettigi hertarafi cahillik olan ve bizden olmayan #Suriyelilergitsin”

Kanaatim odur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç milyon kişiye vatandaşlık vermeye falan niyeti yok, bir taşla kuş sürüsü avlama peşinde. Belki kalifiye bir minik azınlığa vatandaşlık verilmesi planlanıyor olabilir. Muhtemelen, bu desteksiz açıklama Suriyeli mültecilere bir umut kapısı aralayarak Avrupa’ya gitme isteklerini törpüleme amacı taşıyor, Avrupa ülkeleri daha şimdiden derin bir oh çekmiş olmalı. Gerçi bu şark kurnazlığı uzun süre işe yaramaz, nedir, amaç günü kurtarmak. TC, Avrupa’ya “domuzdan kıl kopartmak kârdır”  muamelesi yaptığını, sağlam pazarlık ettiğini sanıyorsa da elinde kalan bir avuç domuz kılından başka bir şey olmayacak. Nedir, en önemlisi şu; toplumun kendilerinden olmayana duyduğu nefret dili biraz daha bileniyor; hep unutuluyor, faşizm sabah kahvaltısını nefret diliyle yapar.

Bilmeyen kalmamıştır diyorum, bakıyorum hatalı ifadeler sürüyor. Süreci iyi anlamak için birbirinin yerine kullanılan göçmen, mülteci ve sığınmacı kavramlarının doğru bilinmesi oldukça önemli. Türkiye’ye gelen Ortadoğu kökenli kişiler mülteci statüsüne girmiyorlar. Çünkü Türkiye 1951 tarihli Cenevre antlaşmasına “coğrafi sınırlama” ile taraf olduğundan sadece Avrupalıları mülteci statüsüne kabul ediyor. Ya Suriyeliler, onlar misafir veya sığınmacı olarak tanımlanıyor. Türkiye yaptığı bu “ince kurnazlıklar” ile hem Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü arttıracağını umut ediyor hem de bir gün tüm sığınmacıları “evlerine geri gönderebilme”  olanağını elinde tutmak istiyor. Üç milyon sığınmacı karşılığında Avrupa’dan alacağı milyarca Euro’nun hayallerini kuranlara Şair Eşref’in hicivleri gerekli. Emin olun, Eşref, kimin elinde ne kalacağını usulünce anlatırdı.

Peki, ne olacak şimdi? Kendini “ortanın solunda” etiketleyenlerin bile Suriyeliler konusu açıldığında, en yalın haliyle hümanizmin bile altına indikleri, içlerinde uyuyan ırkçı yanlarını açığa çıkardıkları ayan beyan ortada. Aralarında barınan teröristler, her kavşaktaki dilenciler, seks ticareti, uyuşturucu; dünya kurulalı beri olan bütün kötülüklerin müsebbibi Suriyeliler. Onlar giderse müreffeh ve nezih yaşamlarımıza geri döneceğiz. Tabii onları asgari ücretin çok altında, sigortasız çalıştıranlar, 12-13 yaşlarındaki kızlarına sarkanlar ve satmaya çalışanlar, onları can yeleksiz uydurma teknelerle Akdeniz’de boğulmaya terk edenler ve daha niceleri de onlarla birlikte gitmeli. Böyle olmaz, olamaz… Türkiye bu saatten sonra Ortadoğu krizini “çok iyi yönetse” bile, yakın bir gelecekte Suriyelilerin evlerine dönecekleri boş bir hayalden ibaret. Referandum yapılarak hepsinin sınır dışı edilmesini isteyenler de var, bunu isteyen kişiler gerçekte ne istediklerini farkındalar mı acaba. Açıkça yazıyorum, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıya.

Zugzwang, bu sözcüğü bilmeyenler için kısaca açıklayayım; zugzwang bir satranç terimidir: Oyunun herhangi bir aşamasında hamle yapma sırası gelen oyuncunun hamle yapma zorunluluğu nedeniyle oyunu kaybetmesidir. Oyuncu bir hamle yapmak zorundadır ve yapacağı hamle ne olursa olsun oyunu kaybedecektir. Hamle yapmak zorunlu olmasa, mesela “pas” denebilse ve rakibi hamle yapsa, oyunu berabere bitirecek hatta kazanabilecek. Ama yok, tüm seçenekler tükenmiş durumda, hamle yapacak ve oyunu kaybedecek.

DonnyGray1

Geldiğimiz noktada Türkiye zugzwang durumundadır ve sistem içi tüm seçenekler tükenmiş durumdadır. Kanımca, hangi hamle yapılırsa yapılsın, bu hamle hangi sistem partisi eliyle oynanırsa oynansın, oyun kaybedilmiştir, yaşanacak şiddet ve yoksulluk dalgası bu ülkeyi yutacaktır. Çözüm; sistem dışı, düzen dışı seçeneklerde aranmak zorundadır. Sınırların ve sınıfların olmadığı bir düzen hayali, geleceğimizin bağlı olduğu bu satranç tahtasını devirebilir.

Bu yazımı, yollarımızın ayrıldığı bir yazarın, Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde” kitabından bir satır ile noktalıyorum.

“bu sonsuz bir satranç, bu gece ve her gece oynarız.”

 

 

 

 

KISAS

 

Ne zamandır sosyal medya ahalisi böylesine mutlu olmamıştı, bir sevinç, bir sevinç; milliyetçilerden sosyal demokratlara, paralellerden AKP’lilere, Kürtçülerden ulusalcılara kadar pek çok kişi neredeyse horon tepecek, o denli yani. Tecavüz edildikten sonra hunharca öldürülen Özgecan Aslan’ın katili Suphi Altındöken’in, cezaevinde tabancayla vurularak öldürülmesiydi bunca sevincin sebebi. İddiaya göre cinayet, sahtecilik, suç örgütü kurma suçlarından 50 yıl hapse mahkûm Gültekin Alan, yüksek güvenlikli Adana F tipi cezaevinde “tuvalette bulduğu” tabancayla bir gardiyanı rehin almış, Suphi Altındöken ve babasını vurmuştu. Gardiyanın 2,5 saat boyunca rehin alınması nedeniyle yaralanan baba oğulun hastaneye götürülmesi mümkün olmamış, baba yaralı olarak kurtulmuş, Suphi Altındöken ölmüştü. Günlerdir memleketçe bayram ettiğimiz, zil takıp oynayacak hale geldiğimiz olayın özeti bu. Gelelim detaylara, buyurun, okumaya devam.

Özgecan Aslan, 11 Şubat 2015 tarihinde Suphi Altındöken’in tecavüzüne uğramış, direnince öldürülmüş ve yakılmıştı. Toplumun tepkisi sert olmuştu, sivil toplum örgütlerinin protestoları ve sosyal medyanın “idam istiyoruz” çığlığı gündeme hâkim oldu bir süre. İdam isteyenler, “Sizin kızınızın başına gelseydi ne yapardınız?” sorusuyla karşıtlarını susturmaya çalışıyorlardı. Nedir, kantarın şirazesi kaymıştı bir kere. Kısa süre sonra şiddetin dili sosyal medyayı ele geçirdi.

“bunlara ölüm ödüldür etlerini hergün bir parça kesip işkence yapacaksın.”

“bacisini bozacan karsisinda onada seyretiiirecen lawuka cakkallll insan”

“ Idam bu Alçak namussuz için kurtuluş olur kızarmıs yağın içine atacaksın çıkaracaksın ölmeyecek etleri dökülecek acı içinde kıvranarak geberecek”

Özgecan Aslan 20 yaşındaydı, Nuran Dutlu ise 21 yaşında. Neredeyse yaşıttılar, Nuran Dutlu, Özgecan Aslan’dan 20 gün önce elleri kesilerek, işkence edilerek öldürülen bir genç kadındı. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfalarında tek sütunlu bir haberdi Nuran’ın ölümü. Çünkü o bir konsomatristi, belki seks işçiliği de yapıyordu. Nuran Dutlu’nun ölümünden sonra sosyal medyanın tepkilerinin özeti şu mesaj oldu.

“Su testisi su yolunda kırılır her zaman yaşadığı hayat neymiş ki nasıl ölücekti olucagi buymuş”

Nuran Dutlu’nun katilleri yakalandı, cezaevindeler, yargılama sonucu ne oldu haberimiz yok.  Bazılarınızın kaşı gözü oynuyor şimdi, “Ama hocam, Özgecan’la Nuran’ı aynı kefeye mi koyuyorsun” diyorsunuz. Size cevabı Didem Madak vermiş iki dizeyle:

“Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!

Beni bir sutyen lastiğiyle asın.”

Özgecan Aslan ve Nurdan Dutlu’nun ölümleri üzerine farklı toplumsal duruş ve refleksler vermemiz ikiyüzlü bir ahlak anlayışı geliştirdiğimizin açık bir kanıtı.

Özgecan’ın katiline verilen ağırlaştırılmış müebbet yetmemişti, asılması, kesilmesi bekleniyordu, hatta etlerinin dilim dilim doğranıp köpeklere verilmesi isteniyordu.

“Bana verecekler or.s.pu çocuğunu öldürmeden dilim doğrar ziyafet çekerdim sokak köpeklerine.”

Özgecan’ın katiline yönelik gelişen nefret dilinin ilk ipuçları cinayetin soruşturulması aşamasında başlamıştı. Zanlı için bir avukat tayin edilmesi bir sorun oldu. Mersin Barosuna bağlı avukatlar Suphi Altındöken’in avukatı olmayı istemiyordu. Mersin Barosu yasal zorunluluk nedeniyle avukat tayin etmek zorunda kalmıştı. Baro tayin edilen avukatın ismini açıklamamış, sosyal medya avukatın sağcı veya solcu olması olasılığını ve bunun sonuçlarını tartışmıştı. Bir avukatın “müvekkil tercihi” üzerinden tanımlanması hukukun çöküşünün bir başka delilidir, nedir, hukukun çöküşü için delil aramaya gerek kalmayacak bir çağ yaşanıyor ülkemizde.

Sonunda dilekleri kabul oldu kan duasına çıkanların. Özgecan Aslan’ın katili, yine bir başka katil tarafından tabancayla öldürüldü. Cezaevine silah nasıl sokulmuştu, bütün toplumun nefretine maruz kalmış bir adamın saldırıya uğrayacağı nasıl olup da öngörülmemişti gibi soruların cevabını bilmiyoruz. Bildiğimiz odur ki, birkaç görevli görevi ihmalden veya yardımdan cezalandırılır ve kapanıp gider olay. Nedir, Özgecan’ın katilinin Gültekin Alan tarafından öldürülmesi sonrası yaşananlar ve sosyal medyanın dili, yaratılan “yeni Türkiye” hakkında önemli ipuçları veriyor.

Özgecan’ın katili ölmüştü, geriye sadece yağ dokusu, bağ dokusu, kas dokusu, kemik dokusu vb. den ibaret bedeni kalmıştı. Doğal olarak bu ölü bedenin toprağa verilmesi gerekiyordu. Hiç kolay olmadı bu defin işlemi. Cenaze iller, ilçeler arasında mekik dokumuş, belediyeler Altındöken’in cesedini kendi mezarlıklarına kabul etmemişti. Aile yakınları cenazeyi ninesinin köyüne defnetmeyi denediler. Köy bir anda ayaklandı, mahalle muhtarı mezarlığın kapısını kilitlemişti. Muhtar’ın açıklaması nefret dilinin hangi sembollerle dilimize hâkim olduğunu açıklıyordu.

“Mezarlığa koymama gibi bir yetkiye sahibim. Bu köy benim. Bu köyde ben yaşıyorum. Kadavra yapsınlar. Devletin kadavraya ihtiyacı var. Ben kabul etsem, yine bu köyden çıkarırız.”

Cenazeyi taşıyacak araç, defnedecek mezarlık bulamayan Suphi Altındöken’in annesinin morgun önünde “Oğlum öldü artık ne istiyorsunuz niye gömdürmüyorsunuz? Oğlumu çöpe mi atayım…” feryadına, sosyal medyada 13-14 yaşlarındaki bir kız çocuğunun mesajı cevap veriyordu.

“Evet, tabii ki çöpe atmalısın”

Porno fotoğraflar paylaşan bir sosyal medya hesabı normal yayınını kesmiş ölüm pornosuna başlamıştı.

“Suphii bu kadar erken kurtuldun pençemizden ama hepimiz mezarına bevledeceğiz, amonyakın bol olsun…”

Sonunda tabutun üzerine bir kadın eşarbı konulmuş ve cenazeye “Suriyeli bir kadın süsü” verilerek morgdan çıkarılmış ve gizlice gömülmüştü.

Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan’ın kardeşi basın mensuplarına “kardeşimle gurur duyuyorum, gurur duyulmayacak bir şey değil”demesi, daha sonra da “Yaptığından dolayı ağabeyime kimse bir şey söyleyemez. Bu onu tetikçi yapmaz, yüreğinin sesini dinlemiş”açıklaması sosyal medyayı coşturmuştu. Gültekin Alan’ın konu ile ilgili verdiği ifadede şunları söylediği iddia ediliyordu:

“2 çocuk babasıyım. Tüm bunlar beni etkiledi. Kamu vicdanının sesi oldum. Geç gelen adalet tecelli etmiştir.”

Sosyal medyada bir kahraman ilan edilmişti Altındöken’in katili Gültekin Alan. Sadece kardeşi değil, “ulusça gurur duyuyorduk” katilimizle.

 “Ellerine sağlık. Tabikide gurur duyacağız.”

“Vuran adamın beraat ettirilmesi lazım.”

“Eline sağlık valla adam gibi adammış cezasını indirsinler böle insanlara dışarda çok ihtiyaç var.”

“Bunun gibi 5-10 kişiyi salacaksın hapisten silahını harçlığını da vereceksin temizlenir memleket.”

“Vuran için özel af çıkarılsın, cezaevinden evine sırtımda taşırım bu adamı.”

“Kısas uygulansın”

İşte bu son mesaj, Özgecan cinayeti sonrası sosyal medyada giderek daha fazla dile getirilen “kısas” isteği, tavan yapmış durumda. Kısas isteyen yorumcular onlarca, yüzlerce beğeni alıyor, dine dayalı siyasi altyapısı olmayanlar bile “kısas” isteğini coşkuyla dile getiriyor veya alkışlıyordu. Anlaşılan mevcut hukuk sisteminden umudu kesen toplumumuz İslam hukukundan medet ummaya başlıyor. Ortadoğu bataklığına palas pandıras yuvarlandığımız şu günlerde İslam hukukuna ilişkin bir kavramın, nefret ve şiddet dili ile beraber ısıtılıp servis edilmesi ve bilinçsizce sahiplenilmesi büyük bir tehdit olabilir. O zaman nedir bu kısas, tanıyalım, zorla tanıştırılmadan önce.

İslam hukukuna ait bir cezalandırma yöntemi kısas, kısaca ödeşme, misilleme ve cinai suçların faillerinin, olanak elverdiği takdirde, işledikleri suçun aynı ile cezalandırılması olarak tanımlanıyor. Özetle, adam veya kadın öldüren kişi öldürülür. Ama bir durun, öyle kolay değil kısas cezasının uygulanması. Öncelikle kısas cezasının uygulanması sadece ve sadece ölenin yakınları, velisi ve/veya mirasçılarının talebi ile gerçekleşiyor. Yani şimdi anladığımız anlamda kamu davası açılamıyor cinayetlerde. Usul şu şekilde:

“Kime bir kan (öldürme) veya yaralanma isabet ederse o, üç şeyden birisini yapmakta serbesttir: Ya kısas uygular, ya diyet alır veya affeder. Şayet dördüncüsünü isteyecek olursa elinden tutun (engel olun).”

Anlayacağımız şu; ölenin yakınları katilin öldürülmesini isteyebilir, fidye (diyet) talep edebilir veya affedebilir. Maktulün mirasçılarından biri kısas yerine diyet uygulanmasını talep ederse katil belirlenen miktarda fidyeyi öder ve ceza ortadan kalkar. Ödenecek fidye, kırk tanesinin karnında yavru olmak üzere yüz devedir. Öldürülen kişi kâfir ise diyet yarıya iner.

Kısas isteyenlere hatırlatmak isterim, günümüzde kısas cezası uygulanıyor olsaydı ve Özgecan’ın öldürülmesi sonrası yakınları kısas yerine diyet talep etseydi, Suphi Altındöken elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıyor olacaktı. Halk arasında bir söz var, hiç de sevmem, “paran kadar konuş” diye, kısasa uygularsak şöyle olurdu bu söz: “Deven kadar öldür”

Hukuki düzenlemelerin temel amacı toplum vicdanının kanamasına engel olmak veya kanamayı durdurmaktır. Ancak bu toplum vicdanı denen zımbırtı kolayca manipüle edilebilir. İnsanın insanı sömürüsünün zirve düzeni olan kapitalizm, ideolojik aygıtlar yolu ile bu manipülasyon katakullisini yapmayı çok iyi bilir, başımıza gelen tam olarak budur. “Batı Avrupa devletlerinde de kapitalizm var ama onların insana yakışır hukuki düzenlemeleri var” diyor olabilirsiniz; nedir, kapitalizm sömürene ve sömürülene aynı muameleyi yapmaz, aynı ideolojik aygıtları kullanmaz. Şakulü kaymış nefret dili, faşizme bir kitle ruhu elbisesi diker, oluşan şiddet ortamı sistem dışı düzen olasılıklarını ezip geçer. Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan’ın milli kahraman yapılması, Nurdan Dutlu ile Özgecan Aslan için farklı ve ikiyüzlü duyarlılıklar geliştirilmesi, İslam hukukunun pişirilip yeniden servis edilmesi faşizme dikilen kitle ruhudur. Mırın kırın etmenin, onun şapkasını buna takmanın,  eciş bücüş siyaset oyunlarının, şunu bir devirirsek kolay olacak demenin faydası yok. Hurda araba şoför değiştirmekle yürümez; yeni bir arabaya, düzeni değiştirmeye gereksinimimiz var. Nasıl mı?

Kaynaklar:

1- D.A. Demir, İdam Tamtamları Neden Çalıyor, 18 Şubat 2015 tarihli blog ve köşe yazısı.

2- Abdurrahman Maliki, İslam Hukukunda Ceza, 2002. http://www.kalifaat.org/pdf/Ukubat.pdf

3-  Dr. İlhan Akbulut, İslam Hukukunda Suçlar ve Cezalar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2003, Cilt 52, Sayı 1, Sayfa 167-81.

4- Tarsus Medya, Özgecan’ın Katil Zanlısının Cenazesi Krize Dönüştü 12 Nisan 2016.

5-  Milliyet Gazetesi, Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan’la ilgili bilinmeyen ayrıntılar, 13 Nisan 2016.

6- Hürriyet Gazetesi, Özgecan’ın katili Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan’ın kardeşi ifadeye çağrıldı, 16 Nisan 2016.

7- Mynet Haber, Özgecan Aslan’ın katili Suphi Altındöken’e cezaevinde babası Necmettin Altındöken siper olmuş, 15 Nisan 2016.

8- Facebook ve Twitter.

8.EDWARD, STEFAN ZWEIG VE CANSEL

1936 yılı Ocak ayında, Prens Edward babasının ölümünün ardından İngiltere Kralı ve Britanya İmparatoru oldu. Ancak bir problem vardı, Edward aşıktı. “Ne var bunda, koskoca kral, evlensin bitsin” demeyin; sevdiği kadın Wallis Simpson, iki evlilik yapmış, kraliyet ailesine mensup olmayan bir Amerikalıydı. Edward doğal olarak sevdiği kadınla evlenmek istedi, ancak olanaksız bir istekti bu. İngiltere Kilisesi, yasalardan güçlü kraliyet gelenekleri ve başta dönemin Başbakanı Stanley Baldwin olmak üzere pek çok siyaset adamı bu evliliğe karşı çıkıyordu.  Bildiğiniz gibi aşkın aklın buyruklarına boyun eğmek gibi bir huyu yoktur,  Edward yapması gerekeni yaptı, 11 Aralık 1936’da yaptığı radyo konuşmasıyla tahttan çekildi. 6 ay sonra Wallis Simpson’la evlendi, ölene dek Windsor dükü unvanını taşıdı. Bir kadın ve bir erkek, özgür iradeleri ile aşkın amansız yasalarına boyun eğmişlerdi. Hikâye güzel, içimiz bir hoş oluyor, aşkın dünyevi çıkarlara meydan okuyuşu bizi mutlu ediyor. Ancak siz değerli okurum ile yazının burasında bir konuda anlaşma yapmalıyız.  Edward ve Simpson arasında hiyerarşik bir konum, ast/üst ilişkisi yoktu, aşka ilişkin seçimleri tümüyle özgür iradeleri ile gerçekleşmişti. Özetle, aralarında ast/üst ilişkisi bulunan, birinin diğeri üzerinde hükümranlık yetkesi bulunan tüm birliktelikler, “amasız” ve “fakatsız” olarak taciz/tecavüz/istismar başlığı altında incelenmelidir. Yani müdür/memur, işveren/işçi, doktora öğrencisi/tez danışmanı,  öğretmen/öğrenci ilişkilerinin tümü bu parantez içindedir. Aralarındaki ilişki aşk ilişkisi olamaz, çünkü özgür iradeden söz edilemez ve tüm sorumluluk “üst” pozisyonda olana aittir. Mutabık mıyız, evet, devam o zaman.

6a00d83451586c69e200e55030d6cc8834-800wi[1] (1)

Stefan Zweig, Yahudi kökenli, Avusturyalı roman, oyun, inceleme yazarı, Dünya mirasının en büyük isimlerinden biri. 1933 yılında Naziler ’in yakmaya başladığı kitaplar arasında onun kitapları da vardı. 1934 yılında ülkesini terk etti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında insanlığın içine düştüğü karanlığı kaldıramadı, 22 Şubat 1942’de eşiyle birlikte Rio de Janeiro’da intihar etti. Nedir, onları öldüren Faşizmden başka bir şey değildi. Ünlü sosyolog Emile Durkheim, intiharların bireysel bir psikopatolojiden çok toplumsal bir arızaya dayandığına işaret eder. Kişinin köşeye sıkışmışlığı zirveye ulaşmış, toplumsal bir kaygı ve yargı tarafından kuşatılmıştır. Kanımca, hemen hemen her intihar, tetiğe basanın kim olduğuna bakılmaksızın bir tür cinayettir ve katil daima toplumsal yargılar, eşitsizlik üzerine kurulu vahşi düzendir.

Cansel intihar etti, 17 yaşındaydı. Cansel’in intiharının altında öğretmeni B.Ö’ nün tacizinin/tecavüzünün olduğu, aralarında bir aşk yaşandığı iddiası sosyal medyada büyük gürültü kopardı.  Cansel’in gülümseyen fotoğrafının altındaki “kurumsal medyanın” manşetlerini okuyalım önce.

“Cansel’in ölümünden sorumlu tecavüzcü öğretmene nefret yağıyor.”

“Cansel’e tecavüzle suçlanan öğretmen tacizle mücadelede sertifikalıymış.”

“Cansel’i revire kapatmışlar!”

“Hem cemaat hem yandaş medyanın lisedeki tecavüzde neden sustuğu anlaşıldı.”

Medya suçluyu bulmuş, öğretmen tutuklanmıştı. Sosyal medya ise fütursuzdu, idam isteyenlerin çığlıkları kan kokusu almış sırtlanların ulumasını andırıyordu.

“İdammmm, başka çare yok.”

“Artık kınamayın aptalca yorumda yapmayın geniş olmayın ASIN artık bole yavsakları yeter ice cığrından çıktı artık bi eğitimci bile bole ASIN yapanın yanına kar kalmasın.”

“Benim inandığım sistemde sabah bir masumun öldürüldüğünü duyarsanız, akşam darağacında sallanan birini görürsünüz.”

İdamıGetirTecavüzcüyüBitir etiketi sosyal medyada zirveyi zorluyordu. Kısa sürede idamı yeterli bulmayanların sesleri de yükseldi.

“O okulu boşaltın o lanet herifide bu olanlara göz yumanları yakın.”

“Tecavüzcüleri koruyan kim varsa hepsinin anasını dünya alem s.ks.n.”

“Hadım edilecek kesecekler suç aletini bu kadar basit.”

“İdam değil işkence geri getirilsin çabuk ölmesin amk evlatları.”

“Ben o kızın yerinde olsam envai çeşit plan yapıp adamın şeyini eline verdikten sonra öldürürüm.”

“Şerefsiz piç. Onun derisini yüzmek istiyorum.”

Öğretmenin derisini yüzmek isteyen liseli bir genç kız, otuzlu yaşlarda bir erkek bu “deri yüzücü” genç kızı destekliyor.

“Birlikte yüzelim derisini. Özelden mesaj attım baksana.”

Sosyal medyanın idam ve işkence isteyen bu yüzü, şiddetten beslenen iktidarın yeniden yarattığı  toplumumuzun ne denli ağır bir kirlilik yaşadığının  somut bir delilidir. Ama şimdi en çarpıcı mesajı okuyalım, Emile Durkheim’ın kemik olmuş kulakları çınlasın.

“Burası Türkiye 18’lik kızı kirletirler…”

İşte bu, Cansel’i öldüren suç aleti bu mesajın içinde saklı. Kadın, cinsel ilişki ile kirlenir, cinsel ilişkiye giren kadın kirlenmiştir. Kendisini kirletilmiş sayan bir kadının içinde bulunduğu topluma aidiyet bağı kopar, ölümü çaresizce kabullenir. Kadını cinsel ilişkiyle kirlenmiş sayan anlayış, erkek erkinin çirkin görüntüsüdür. Varoluşunu nefrete, şiddete, eşitsizliğin kabulüne borçlu olan baskıcı iktidarlar için “erkek erki” en önemli ideolojik aygıtlardan biridir. Cansel bu ideolojik aygıt tarafından katledilmiştir.

cansel-in-okudugu-lisede-ikinci-intihar-iddiasi-116806-5

Stefan Zweig 61 yaşında intihar etti, toplumun Faşizm tarafından kirlendiğine inanıyor ve bu kirlenmişlikte yaşamak istemiyordu. Ölümü seçti. Cansel 17 yaşında intihar etti, kendisinin bir erkek tarafından kirletildiğine inanıyordu, şimdi işkence ve idam çığlıkları atan bu toplum onu kirlenmiş sayıyordu ve onu kusmuştu, ölümü seçmedi, ona boyun eğmek zorunda bırakıldı.

Aşk uğruna, dünyanın tüm zenginliklerini feda etmeye, tüm taht ve taçlardan vazgeçmeye değer, onun gücü insanlığın belki de tek sigortasıdır. Nedir; Cansel’in intiharında aşkın adını bile anmak aşkı kirletir. Aşk, eşitlerin Ali Cengiz oyunudur, gücünü erkek erki ile korumaya çalışan kirli iktidarların aşkla işi olmaz, aşk da zalimleri sevmez, sevemez.

SOSYAL MEDYADA PUTİN ALGISI ÜZERİNDEN PANORAMİK TÜRKİYE FOTOĞRAFI

On gün kadar önceydi, Russia Today televizyon kanalının ünlü sunucusu Remi Maalouf kaynaklı bir haber sosyal medyayı karıştırdı. Ünlü sunucunun Putin’e atfettiği sözün gerçek olmadığı çabuk ortaya çıktı. Remi Maalouf Twitter hesabından şu mesajı yazmak zorunda kaldı:

“Sosyal medyanın tehlikesi bu. Putin’in sözlerini bir Facebook mesajından almıştım. Yanlış çıktı. Özür dilerim.”

Özür dilemenin bir erdem sayılmadığı ülkemizde bu mesaj hiçbir şey ifade etmedi. Putin’e ait olmadığı ortaya çıkan söz, Türkiye sosyal medyasında fırtına gibi esti. İşte çakma Putin mesajı:

“Teröristleri affetmek Tanrı’ya kalmış, onları Tanrı’ya göndermekse bana…”

Bu söz, açıkça görülebileceği üzere, fiyakalı, karizmatik ve buram buram güç, iktidar ve kan kokuyor. İnsanlar üzerinde ölüm ve yaşam kararı yetkisini elinde tuttuğunu iddia eden bir megaloman veya psikopata ait olabilir bu cümle. Omuz silkip geçtim ilk okuduğumda, nedir; sosyal medya “arkadaşlarım” çatır çatır paylaşmaya başlamıştı bu sözü, hem de Putin için ne yorumlar eklenmiş altına:

“Adamsın”

“Adam gibi adam”

“Adam doğruyu söylüyor allah affeder ben affetmem diyor niye zorunuza gidiyor”

“putin hep gerçekleri söyler allah onu gerçekleri söylesin diye programlamış”

“Yakışır kardeşime yürü be”

“o biliyor kimi allahın huzuruna çıkaracağını”

“baba adam”

Keşke bizim ülkemizin devlet başkanı olsaydı şu an”

“Helal olsun PUTİN’e. Şerefsizlerin hepsini ALLAHIN huzuruna çıkar yeter. Avrupa, Amerika ve diğer emperyalis ülkeleri gale alma. Dünya huzur istiyor huzur”

Putin’i allayıp pulladığımız, “adam gibi adam” unvanına layık gördüğümüz günler uzun sürmedi. Bir Rus jetinin, Türkiye’nin hava sahasını 17 saniye boyunca ihlal etmesi üzerine düşürülmesi, Putin’i yeniden sosyal medya sahnesine taşıdı. Kimisi işin gırgırındaydı. Mini etekli Rus kadın subayların tören yürüyüşüne ait bir fotoğraf oldukça rağbet gördü sosyal medyada.

“Rus işgali istiyoruz”

“beni de işgal edin”

“Rusya Devlet Başkanı Putin’in olayların kızışması halinde Türkiye’ye müdahale için en seçkin birliklerini göndereceğini açıklaması; Türk gençlerinde büyük bir heycan ve coşkuyla karşılandı.”

Ancak Rus savaş uçağının düşürülmesi gerginliği arttırmış, Türk yetkili makamlarının öncelikle NATO’ya başvurması Putin’i kızdırmıştı. Türkiye’yi terör işbirlikçisi ilan eden Putin’in açıklaması gecikmedi.

“Terör işbirlikçileri tarafından sırtımızdan bıçaklandık, terörle mücadele eden uçaklarımız sırtından vuruldu. Uçağın düşürülmesinin Türk –Rus ilişkilerine ciddi sonuçları olacaktır.”

ABD’nin “biz bu işe karışmayız” açıklaması 3. Dünya Savaşı bekleyenlerin hayallerini yıktı. Ama bu kez Rusya ile baş başa daha doğrusu karşı karşıya kalmıştık. Mevsim itibarı ile kış kapıda olunca sosyal medyanın ilk kaygısı doğalgaz üzerineydi.

“doğal gazınız kesilirse odun ve kömüre talim edersiniz,.. birazda duyarlı olmak gerekir..savaş istiyen gitsin savaşsın”

Savaş korkusu mesajlara çok çabuk yansıdı.

“Erdoğanla küçük enişte çok efeleniyor ama ruslar bizi pis gömer abi. Amerika bile korkuyor bu piskopatlardan. Fazla boku çıkmadan ortalık sakinleşmesi gerekiyor acil.”

“Putin günde 8 saat ata biniyor, aslan gezdiriyor. Sen 8 dakika atın sırtında duramıyorsun keklikten korkuyorsun. Putin ile ne kafa tutuyon.”  (Bu benzeri yorumlara Putin’in yarı çıplak ata binmiş veya kaplan gezdiren fotoğrafları eşlik ediyor.)

Savaş karşıtlarının “Ruslar bizi pis gömer” kaygılarını “vatana ihanet” olarak görenlerin sahneye çıkma vakti gelmişti artık.

“Rusya doğalgazı kesecek diye korkanlara söyleyin. Biz Sarıkamışta donarak şehit olan 90 bin Mehmetçiğin torunlarıyız.”

“Putin İtine Sesleniyorum

Bizi Doğalgazla Tehdit Etmekten Vazgeç

Bizki Tarihler Boyu Tezek le Isınmış Bir Milletiz

Biliyoruzki Rusya’nın Meyve Ve Sebzenin

%80’nini Türkiye’mden Karşılıyorsun

Net Soru Şu

Biz Tezekle Isınırız da Siz Tezekle Doyarmısınız?

İŞTE O Muamma”

“Bizde güçlü olan kazanmaz dostum Allah kiminleyse o kazanır”

“Ruslar Afganistanda Çeçenistanda başına gelenleri unutmasın. Nükleer gücün babası bizde de var. Buyrun denesinler. Akdenizde Karadenize gömeriz onları. Osmanlı tokadını yediler mi görürler. Türk SSilahlı kuvvetleri bölgenin en önemli gücüdür. Hava kvvetlerimizle baş edemezler”

Rus savaş uçağının düşürülmesinin hemen sonrası, “işadamı” kimliği ile sosyal medyada önemli bir taraftara sahip olan Sedat Peker’den de açıklama geldi. Şöyle yazıyordu Peker:

Eğer ki biz bu sürece bir yerde dur demeseydik, (uçağı düşürmeseydik) yarın artık bizden ne isteyeceklerini sizler de taktir edersiniz ki kestirmek çok da güç değildir. Onlar varsın ellerindeki imkanlarına güvensinler. Ancak TÜRK – İSLAM DAVASI’na inanmış YİĞİTLER şunu bilir ve şunu söylerler; ‘’Bu coğrafyadaki savaşlarda güçlü olanlar değil, YÜCE ALLAH kimi isterse ancak O kazanır.’’ Kış mevsiminde KAFKASYA’ya taaruza kalkıp on binlercesi donarak ŞEHİT olan ataların torunlarını doğalgaz kesintisiyle korkutmaya çalışmanın ise sadece rusya’ya yakışan soğuk bir espiri anlayışı olduğuna inanıyorum.

Sedat Peker toplumun belli bir kesiminin nabzını şüphesiz iyi tutuyor. Yukarıdaki satırları 30 bin kişinin beğendiğini, 4 bin kişinin de kendi sayfasında paylaştığını da söylemek isterim. Ayrıca yüzlerce yorum yapılmış.

“Biz her bedeli her sekilde oderiz lakin namusumuza fokunmasinlar olum bize sebbi aruz gelir.”

“Putine bir operasyon yapmak lazim aslinda yokmu tim elinde gizlice sok ülkeye”

“Atilla’nın ateşi var içimizde!

Kanije’nin gazileri daha dipdiri!

Sınırdadır Plevne’nin kırkbir askeri!..”

“Guzel oldu Reis..Simdide putin tutturmuş bunun agır sonuçlar doguracagını belirtmiş,sadece güldüm..”

“Özledik Rusların Kan Kokusunu Can Reis..”

Putin’in açıklamalarından ve/veya tehditlerinden umutlanan çok sayıda AKP “muhalifi” de sosyal medya sahnesindeydi. Putin’in tehditlerinin esas olarak Erdoğan’ı ve Davutoğlu Hükümetini hedef aldığını düşünen ve Putin rüzgârının mevcut iktidarı yıkıvereceğinden umutlananlardı bunlar.

“Erdoğan’a zalim diyebilen tek lider Putin, helal olsun.”

“Yürü be Putin, kim tutar seni. Allahın izni ve senin iradenle kurtulacağız diktatörden”

“Vurun sarayı ödeşelim..”

“Adam bu adam. Erdoğanla baş edecek tek kişi Putin”

Yeni Akit İnternet Gazetesi iki, üç gün önce bir video yayınlar. Videonun “İstanbul bir gün mutlaka bizim olacak”  şeklinde bir başlığı var. Rusya’nın “hain planları” açıklanıyor, “analiz” adı altında. DAEŞ’in Suriye’de günde 40 bin varil petrol çıkardığı ve bundan her gün 1,5 milyon dolar gelir edildiği ama bu paraların olduğu gibi Rusya’ya gittiği anlatılıyor. İddiaya göre Rusya, DAEŞ’i bir yandan bombalıyor öte yandan ise petrol gelirlerini alabilmek için onlara silah satıyor. Videonun en çarpıcı kısmı ise ünlü Rus edebiyatçı Dostoyevski’nin söylediği iddia edilen bir söz: “İstanbul bir gün mutlaka bizim olacak.” Nedir; bu habere yorum yapanların hemen tümü bu sözü Putin’e mal etmişler. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi “İstanbul işgali” sosyal medyada kendine hatırı sayılır bir yer buldu,  Rusya’nın “bu niyeti” pek çok yerde paylaşıldı ve yorumlar yapıldı.

“Hoşt k.pekler allahın katında değeri olan şehri almanıza ne türkiye nede allah müsaade eder tüm haçlıların derdi türkiye ve İstanbul”

“ Dua etsin müslümanlar bi gün moskovayı kuşatmasın”

“Alırlar ama başını”

“Bu topraklar şehit ve gazilerin şerefli kanlarıyla alındı . Yani demem oki hayaller İstanbul hayatlar moskova.”

“Öncelikle İstanbul’un sizin olması icin sizde Fatih sultan Mehmet han yok siz tüm ülkenizi toplasanız Fatih sultan Mehmet hanın kesip attığı tırnağının parçası olamazsınız sizde İstanbul’u alacak yürek olsa İstanbul’dan önce faişelerinizi toplardınız sizler İstanbul’a turist bile gelip gezenezsiniz biz istemediğimiz sürece artık eski Türkiye yok Avrupadan dünyadan çekinen bir Türkiye yok bitti o devirler şimdi koca dünyaya nam salmış Osmanlı Fatih’i Fatih sultan Mehmet hanın yolundan giden yeni lider yeni Türkiye var bunu 20 yıl önce söyleseydin birileri belki korkardı sen ne köpeksinki İstanbul’u alacaksın sen deyil İstanbul’u almak resmini bile alamazsın bire deyyus”

“Bu yine votkayı fazla kaçırmış bir türk kahvesi içsinde kendine gelsin”

Paris’te çok önemli bir konferans devam ediyor, 30 Kasım’da başlayan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı 12 Aralık’ta sona erecek. 150’den fazla hükümet “ulusal niyet beyanı” sundu. Bu beyannamelerdeki taahhütler gerçekleşmezse 2 dereceyi geçmemesi hedeflenen küresel ısınma 4 dereceye ulaşacak veya geçecek. Yani çok ciddi bir küresel felaketle karşı karşıyayız. Konferansa katılan devletlerin çok büyük bir kısmı uluslararası tekel ve kartellerin güdümündeki hükümetlerle yönetiliyor. Bu tekellerin kar hırsının mevcut siyasal rejimlerle durdurulamayacağını biliyoruz veya bilmek zorundayız. İşte bu Paris Konferansı’nda Putin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bir araya gelemeyiş/gelmeyişleri medyamızın ana gündem maddesi oldu. Küresel ısınma konusunda toplanan konferans sonrası, Recep Tayyip Erdoğan Rusya ile yaşanan kriz hakkında şunları söylüyordu basın mensuplarına.

Mesela Sayın Putin’in, Türkiye’nin DAEŞ’ten petrol aldığından söz etmesinin hiç bir inandırıcılığı yok. Oğlumun da bu işin içinde olduğundan söz etmeleri dahil, tümü iftira. Bunu ispata davet ediyorum. Sayın Putin bunu ispat ederse ben Cumhurbaşkanlığı görevini bırakmaya hazırım. Peki ispat edemezse kendisi de görevini bırakmaya hazır mı?

Bu açıklama yeterliydi yandaşları için, artık klavye başındaki yandaşları Putin’e kafa tutar hale gelmişti. Peki ya küresel ısınma, boş verin, doğalgaz olmazsa tezekle ısınırız.

“Putink senin canin yanmamissa tek nedeni Türkleri tanimamandir bundan sonra akıllı adim atarsin yoksa indiririz”

“Adamın 3 gr aklı vardı onuda reis aldı”

“Yavvvvşaaaakkkk Putinnn”

“Ya işte böyle yola gel Putin”

“Bizim ne yapacagimizi Putin Kestıremedi. Korktu”

Adil Rusya Partisi Milletvekili Gudkov’un Rusya’da yaşayan Türk vatandaşlarına baskı uygulandığı yönündeki açıklamaları paylaşıldı sosyal medyada.

“Onları (Türk vatandaşlarını) Rusya’ya almıyorlar. Havalimanında onlarca saat beklemeye zorlayarak geri gönderiyorlar. Söyleyin bana, Türk öğrenciler mi uçağı vurdu? Türk inşaatçılar mı pilotu öldürdü?”

Gudkov’un açıklamaları Türkiye sosyal medyasına “belden aşağı” Putin yorumları getirdi.

“putin yılan gibidir recep tayyıp erdoğan onu dünyaya rezil etti”

“ben kurdm ama bu potine asla sev mem kafr oruspi”

“Putın’e söyleyin eniştelerine karşi saygıda kusur etmesin.tayyıp babada Rizeli Rus yollarını iyi bilir”

“Pezevenk putin elinden geleni ardına koyma şerefziz sonun geldi senin biz türkoglu türkük unutma pezevenk”

“köpekğibi yalvaracaksın boğaz kapatılınca ğemilerine putin piçi”

Bazılarımız “eğitim şart” diyecekler bu yazıyı okuyunca, kuşkusuz doğru ancak bu Türkiye fotoğrafını sadece eğitim düzeyinin düşüklüğü ile açıklamak olanaklı değil kanımca. Bakıyoruz, Brüksel’de toplanan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı öncesinde, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Türkiye’ye savaş uçağı, patriot füzeleri, taktik komuta gemileri gönderileceğini ve silah desteği sağlanacağını söylüyor. Kim için bu silahlar, bizi korumak için olmadığı kesin. Rusya ve ABD başta olmak üzere tüm emperyalist ülkeler Ortadoğu pastasının başına üşüşmüş birer leş yiyici gibiler. Artık Türkiye’nin de bir Ortadoğu ülkesi olarak değerlendirildiğine şüphe yok. Bir Ortadoğu ülkesi gibi muamele edilmemize şaşırmamalıyız. Toplumumuzun iliklerine, hücrelerine kadar işleyen nefret dili, içine düştüğümüz bataklığın bir simgesi olarak görülmelidir. İster Putin isterse de Erdoğan olsun, güçlü ve “adam gibi adamların” bizi kurtarmasını ummak, 15. ve 16. yüzyıl Osmanlı’sının hayalleriyle yaşamak, devletlerin sınırına, bayrağa, dini inançlara insan yaşamından daha çok değer vermek, desteklediği parti iktidara geldiğinde her şeyin düzeleceğini ummak, küresel ısınmanın 4 dereceyi aşması durumunda dünyamızın geri dönüşsüz bir yıkım sürecine gireceğini umursamamak diğer simgeleri bu bataklığın.

Peki ya çözüm, ille de yazmam gerekli mi, sanmıyorum. Peki peki, yazıyorum, bu dünyayı değiştirmek zorundayız, orasını burasını değil, tümüyle değiştirmeliyiz, haydi yapalım…

KAYNAKLAR

1-    Sedat Peker Facebook sayfası.

2-    Kemal Ulusaler, Paris Konferansı, Birgün Gazetesi, 02.12. 2015.

3-    Ahaber Facebook sayfası.

4-    Yeni Akit İnternet Sitesi, İstanbul Bir Gün Mutlaka Bizim Olacak, 29. 11. 2015.

5-    Twitter

6-    Facebook

İDAM TAMTAMLARI NEDEN ÇALIYOR ?

Özgecan’ın vahşice katledilmesi sonrası toplumun pek çok kesiminden yükselen idam çığlıklarını fikren desteklemesem de  “bu katillerle aynı gökyüzü altında yaşamak istemiyorum, idam edilsinler” şeklindeki tepkileri anlıyorum, anlamaya çalışıyorum. Özellikle en önemli argümanları olan “Sizin kızınızın başına gelseydi ne yapardınız?” sorusu karşısında tereddüt yaşamamak çok zor. Ama konunun derinliklerine dalmadan önce idam taraftarlarının sosyal medya mesajlarına bir göz atalım beraber, mesajların diline dikkatinizi çekmek isterim. Kadın yorumcuların başına “K”, erkeklerin başına “E” koydum.  Bazı kelimeleri … ile sansürledim.

K– “Oruspuu cocugu  ulann senii her yeeini tek yek kesip atese atmayanlar adalet mi saglar  bizim patamizla cezaevinde bir omur yiyip icip yatmak mi senin hakkin yoksa aci ceke ceke olmek mi kopeklerrrr”

E– “Kaypak akdamlar kadina isken cee yapar bacisini bozacan karsisinda onada seyretiiirecen lawuka cakkallll insan”

E– “ALLAH belasini versin bunu yapanlar bu serefsizleri bana verseler kafalarini gozumu kirkmadan teredutsuz keserdim”

K–  “Şu yasalar çıksında hem dayak hem zorla kızlık bozanlar pıslıkler ceza alsın ne gelırse erkeklerden gelıyor bıze bıde hala evlenmeye ugrasıyoruz her erkegı gebertmelı aldatıyor cogu zaten dusmus bı bayana asla acımıyorlar bı tekmede onlar atıyor hepsının aklı uçkurunda duzgun yok”

K– “Ne büyük acı.bu ne vicdansızlık.hiç için cız etmedimi.bunlara ölüm ödüldür etlerini hergün bir parça kesip işkence yapacaksın.bu nasıl vicdansızlık”

E– “ Idam bu Alçak namussuz için kurtuluş olur kızarmıs yağın içine atacaksın çıkaracaksın ölmeyecek etleri dökülecek acı içinde kıvranarak geberecek”

E– “…..alayınızın a.k bunu yapan kahpe evladı ananı bacını karını çocuğunu senin yatağında senin dizinin dibinde s.k.y.m  a.k dünyası”

E-“…….yemeğe bok verip azdira azdira g.t.ne jop soka soka öldurulmelidir”

Katiller için önerilen bazı işkence yöntemlerini burada yazmaya elim varmadı, okuyorlarsa, en acımasız engizisyon yargıçlarının bile kemikleri takırdamıştır kıskançlıktan. İdam taraftarları arasında çok sayıda değerli eğitimci, hukukçu, hekim, akademisyen arkadaşlarımı görmek beni kaygılandırıyor, üstelik onların da kullandığı dil yukarıdaki örneklerin çok uzağına düşmüyor. İlginizi çektiyse buyurun devam ediyoruz.

Birkaç hafta önce 21 yaşındaki bir genç kadın işkence edilerek öldürüldükten sonra elleri kesilerek bir tarlaya atıldı, Özgecan’ın yaşıtı. Adı Nurdan Dutlu, pek çoğunuz adını ilk kez duyuyor, o hayatını konsomatris olarak kazanan bir genç kadın. Ölüm haberi malum gazetelerin üçüncü sayfasında ve reyting tanrısının bir nedimesinin sunduğu, kayıp kişileri araştıran bir televizyon programında yer aldı. Sayıları çok az olsa da Nurdan Dutlu’nun ölümüne ilişkin sosyal medya mesajlarından da birkaç örnek okuyalım.

K– “Su testisi su yolunda kırılır her zaman yaşadığı hayat neymiş ki nasıl ölücekti olucagi buymuş”

K– “……. Travestiyle Aynı evde kalan kızdan ne bekleyecenki aramayın boşuna..”

E– “Anne babasini dinlemeyenin sonu böyle olur allah rahmet eylesin”

E– “Başı boş yaşamamali insan”

E– “Yasam biciminden kaynaklanan bir olum.su testisi su yolunda kirilir.

K– “Güzel kızmış ama yazık etmiş kendine su testisi su yolunda”

K– “ay bu fhslerde mubarek namuslu oldular yayında”

K– “orbunun arkadaşı ors olurmuş”

K– “su testisi suolunda kırılır”

K– “Zaten iyi yolda değilmişki annesi napabilirki hayatini seçmis yine de Allah rahmet eylesin.”

E– “Ewladi olan bir kadinin ne isi var sarhos masalarında allah akil fikir versin cocuğundan uzaklasirsan ALLAH cc de seni dünyadan uzaklaştırır……gram üzülmedim ne ekersen onu biçersin”

E– “valla hiç acımıyorum kız nerelerde çalışmış annesi bildiği halde susmuş sahip çıkan eden yok kızın arkadaş çevresine bak takıldığı kişilere bak travestisi bile varmış her koyun kendi bacağından bi onla bi bunla takılırsan hak ettiğini bulursun”

K– “Ben o alemde çalışan kadınlarada saygı duyom onlar olmaza abaza erkeklr napck”

Nurdan Dutlu’nun katilleri için de “asılsın, kesilsin” mesajları var ama sesleri hem cılız hem de sayıları çok az. Mesajların özeti açık: Su testisi suyolunda kırılır.

Eski deyişle insanoğlunun beşeri bir varlık olması toplumsal kuralları ve hukuki düzenlemeleri zorunlu tutuyor.  Hukuki düzenlemelerin temel amacı ise toplum vicdanının kanamasına engel olmak veya kanamayı durdurmaktır. Ancak bu toplum vicdanı denen şey nasıl bir merettir ki Özgecan ve Nurdan Dutlu için farklı hatta daha açık söyleyelim ikiyüzlü standartlar geliştirmiştir. Sebebin ne olduğunu anladığınıza eminim; devletlerin, kapitalist sistemin ideolojik aygıtları, toplum vicdanı denen zımbırtıyı kolayca manipüle eder. Hele hele nefret dilinin zirve yaptığı, ötekileştirmenin yaşamın temel taşı haline getirildiği, eğitim seviyesinin giderek düştüğü toplumlarda toplum vicdanını manipüle etmek daha da kolaylaşır. Özgecan katliamından sonra başımıza gelen de budur.

Otoriter, baskıcı rejimlerde ceza yasalarının temel işlevi otoritenin gücünü göstermektir. Hukuk kuralları güç, iktidar ve mülkiyet ilişkileri üzerinden dizayn edilmiştir. Ölüm cezası üzerine istatistiki küçük bir araştırma yapan herkes idamın suç oranlarını etkilemediği sonucunu kolayca görebilir. Mevcut iktidarın bu olayda ideolojik aygıtları harekete geçirmesinin temel amacı Özgecan’ın katillerini ortadan kaldırmak değil daha baskıcı yasaları topluma dayatmak ve onaylatmaktır.

Özgecan katliamında sokağa dökülürken Nurdan Dutlu karşısında neden suskun kaldığımızın, toplum vicdanının ikiyüzlülüğünün sebeplerini kendimize sormak zorundayız. “Bu iki kadını aynı kefeye mi koyuyorsun?” diyenlere söyleyecek sözüm yok, ne yazık ki yakın tarihimizi ve geleceğimizi onların ikiyüzlü ahlak anlayışları belirleyecek. Sözüm, medyanın/sosyal medyanın “ya sizin çocuğunuz olsaydı” çığlıklarının ve idam tamtamların etkisinde kalan, mevcut hukuk sistemine olan güvensizlik nedeniyle ölüm cezasına destek vermeye başlayan aydınlık insanlaradır. Ölüm cezası, bizim gibi bir ülkede Pandora’nın kutusunu açmaya benzer, içinden çıkacak olan kötücül ejderha sadece demokrasiye, eşitliğe, barışa, aydınlık bir geleceğe inanan bizleri yutacaktır.