İki bakımdan mahpus

Tarihin binlerce yıl boyunca karanlıktan aydınlığa, cehaletten bilgeliğe aktığına dair belli belirsiz bir fikriyatınız varsa bir kenara bırakın onları; belki bu yazıyı okuduktan sonra bir daha işinize yaramayabilir.

Bin yıl öncesine gidiyoruz, Ortadoğu’ya, Ortadoğu’nun Suriyesine, bugünün İdlip kenti yakınlarında bulunan Ma’arretü’n-Nu’man kentine. Takvimler İsa’dan sonra 973 yılını gösteriyor. Şehrin tanınmış ailelerinden birinin evinde yeni doğan bir bebeğin hayata tutunuş çığlıkları duyuluyor. Babası şehrin kadısı, amcası da hatta onların babası da zamanın kadıları arasında. Doğduğu gün hiç kimse, onun gelecekte El- Maarri (Ebu’l –Ala El- Ma’arri) adıyla tanınmış, asi, huysuz, geçimsiz, itaatsiz bir filozof ve şair olacağını bilemezdi, yazdıklarını okudukça bugün bile bize inanılması zor geliyor.

Dört yaşına geldiğinde amansız bir çiçek hastalığına yakalanıyor, her iki gözünü de kaybediyor, yaşamının kalan 80 yılını kör olarak geçirecektir Maarri. Çocukluk yıllarında ilk eğitimini babasından almış, daha sonraki yıllarda aldığı eğitimi ve hocaları hakkında ise elimizde yeterli bilgi bulunmuyor. Nedir, günümüze kalan eserlerinden lügat, edebiyat, gramer, tarih, fıkıh eğitimi aldığını anlıyoruz. 1007 yılında Bağdat’a gitmiş, devrinin önemli âlimleri ile tanışmış, onun düşünce yapısını çok etkileyen felsefi metinlerle tanışmıştır. Annesinin ölüm haberini aldıktan sonra memleketine dönmüş ve yaşamının geri kalanında büyük ölçüde yalnız yaşamış, bir tür inzivaya çekilmiştir. Hem kör hem de münzevi yaşamı nedeniyle kendisine “iki bakımdan mahpus” anlamına gelen rehinü’lmahbiseyn adı verilmiştir.

El Maarri iyi bir eğitim görmesine rağmen yaşamı boyunca resmi bir görev almayı kabul etmemiş, bir vakıftan gelen yıllık 30 dinar tutarındaki parayla mütevazı bir yaşam sürmüştür. Basit elbiseler giymiş, hayvanların öldürülmemesi gerektiğini düşündüğü için et yememiş, beslenmesini ağırlıklı olarak incir, mercimek ve arpa ekmeğinden sağlamıştır.

Bugüne bakarak 11. yüzyıl Ortadoğu’sunda El Maarri gibi bir kişinin 84 yıllık ömrünü öldürülmeden tamamladığına inanmak güçtür. Çünkü aradan geçen bin yıllık süre sonunda, İslam dünyası onu, insanlık tarihinin en büyük zındıklarından biri kabul etmektedir.

El Maarri, yaşadığı toplumdaki din adamlarını, yöneticileri amansızca yermiş, dini dogmaları sert bir biçimde eleştirmiştir. Yöneticileri zalimlik, hırsızlık ve bozgunculukla suçlamış, din adamlarını ise dini görüşlere körü körüne inanmakla eleştirmiştir. 11- 12 yaşından itibaren şiir yazmaya başlamıştır. Akla dayanan bir düşünce sistemini savunmuş, kötümserliği ile tanınmıştır. Hurafelere değil fikirlere olan inancıyla dünyayı materyalist bir gözle gören, değerlendiren ilk düşünürlerden biri olduğu söylenebilir. Hatib et Tebrizi’ye şunları söylüyor bir şiirinde.

“Dirayet istiyorsan bana gel,

Rivayet istersen başkasına.”

El Maarri iflah olmaz bir kötümserdir. Hayatı anlamsız bulmakta, kötülüklerle dolu gördüğü toplumdan uzak durmayı öğütlemektedir. Bir beytinde bu görüşünü şöyle özetler:

İnsanlardan uzak dur,

Yalnız yaşa, 

Topluma zulmetme,

Sen de zulüm görme.”

Hayata karşı olumsuz yaklaşımının ve hayatı anlamsız görmesinin etkisiyle çocuk sahibi olmayı ve neslin devam ettirilmesini gereksiz bulduğu ve bundan dolayı çocuğu olmayan kadınları üstün tuttuğu beyitleri bulunmaktadır.

“Günün birinde bir kadınla evlenmek istersen, en iyisi kısır olanıdır.”

Hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamıştır. Rivayete göre mezar taşına şöyle bir beyit yazılmasını istemiştir.

“Bu (hayat), babamın benim hakkımda işlediği bir cinayettir

Ben bu konuda hiç kimse için cinayet işlemedim”

Çağının geleneklerine aykırı olarak tek eşliliği savunur.

Bir kadını diğerine ortak edersen

eski adette ısrarla,

hata edersin.

Ortaklıkta hayır olsaydı,

Tanrı ortaksız olmazdı.”

Toplumsal cinsiyet rolleri üzerine bazı dizeleri bugün için bile hayli iddialıdır.

“Babanın seni sarıp kokladığı gibi annen de sarıp koklamıştır ama baban zevk duyarak,

annen zahmet çekerek seni vücudundan çıkarmıştır.”

Maarri, yöneticileri, hükümdarları, zalimleri eleştirdiği gibi onlara boyun eğen toplumu da yerer şiirlerinde.

“Çok sürdü bu âlemde konukluk,

Tam zamanı artık mutlak bir kucaklaşmada

Bedenimin çölü bu beldeye egemen olmalı.

Midemi bulandırdı bu dünyada yaşamak.

Öyle bir milletle birlikteyim ki

Kötü yönetmekte hükümdarları.

Bit gibi ezmekteler zavallı kullarını,

Aldatmaktalar saf insancıkları

Saygı duymaksızın hak ve çıkarlarına.

Ama gel gör ki koyun benzeri bu insanlar

Kulluk etmekte zalim hükümdarlara.”

Bu görüş ve bakış açısıyla kendi toplumunda oldukça dışlansa da çok sayıda öğrencisi olduğu ve 70 kadar kitap yazdığı, üzerinde yıllarca çalıştığı ahlak öğretisi için dogmatik dini önermeler dışında dayanaklar aradığı bilinmektedir.

“Kader bizi cammışız gibi kırıyor

Ve parçalarımız bir daha hiç birleşmiyor”

Dini dogmaları, hatta şeriat hükümlerini eleştirdiği çok sayıda dize yazmıştır.

“Uyanın, uyanın ey dalalette olanlar!

Sizin dinleriniz ancak geçmişlerin bir hilesidir.”

Yaşadığı çağın ahlaki düşkünlüklerini “görmediği” için körlüğüne şükreder bir şiirinde.

“Ey Süleyman oğlu Ebu’l- Ala,

Doğrusu körlük senin için büyük bir ihsandır

Şayet senin gözlerin bu insanları görseydi,

O zaman gözlerin hiç insan görmemiş olacaktı.”

Maarri’nin kitaplarından çok azı günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzün radikal İslam taraftarları için eserleri dine küfür sayılmaktadır. 1 Şubat 2013 tarihinde, El Maarri’nin yaşamış olduğu Ma’arretü’n-Nu’man kentinin kültür merkezini basan Nusra taraftarları, şaire ait heykelin başını

koparmışlardır.afp

1057 yılında 84 yaşında eceliyle hayata veda eden Maarri’nin dünyadaki tüm insanları ikiye ayırdığı dizeleri ile bu yazımızı bitiriyoruz

“Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır

Dini olup aklı olmayanlar

Ve dini olmayıp aklı olanlar.”


KAYNAKLAR

 1- Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Telos Yayıncılık, 1998.

2- Tayyar Altıkulaç, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 10, S.287.

3- L.İ Klimoviç, “Kuran’ın Mahluk Olmadığı” Dogması, KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2(2003), sayfa 161-171.

4- Dr. Mustafa Kırkız, Şair Ebu’l- Ala El- Ma’arri, Hayatı, Eserleri ve Edebi Anlayışı, Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 16:1 2011, Sayfa 157-175.

5- Doç. Dr. Bedrettin Aytaç, Ebu’l –Ala El- Ma’arri’nin El Luzumiyyat’ında Kadın, Nüsha, Yıl 1, Sayı 3, Güz 2001.

6- Özdemir İnce, Abu’l Ala Al-ma’arri diyor ki, Hürriyet Gazetesi, 19 Temmuz 2011.

Suriyeli hamile kadını kaçıran, tecavüz eden, öldüren katilleri kim azmettirdi?

Suriyeli hamile bir kadın evi basılarak kaçırılıyor. Yanında 10 aylık da bir bebek var. Kadına tecavüz ediliyor; 10 aylık bebek boğularak, hamile kadın başı taşla ezilerek öldürülüyor.

Hemen söyleyeyim, katiller Suriyeli değil. Eğer tersi olsaydı, yani katiller Suriyeli olsaydı ne olurdu sizce. Söylemeye dilim varmıyor ama sosyal medya “idam istiyoruz, Suriyelileri istemiyoruz” cayırtılarıyla inler, ülkenin dört yanında “Suriyeli karşıtı” gösteriler yapılır, savunmasız yakalanan Suriyeli mülteciler çok ciddi saldırılara uğrardı.

Türkiye, Suriye İç Savaşı nedeniyle meydana gelen mülteci krizini doğru yönetememiş, mültecileri siyasi rant ve uluslararası politika malzemesi olarak görmüştür. Dünyanın hiçbir yerinde bir ülke nüfusunun % 5′ i büyüklüğünde bir kitle, o ülkeye monte ettirilmeye, içinde eritilmeye çalışılamaz. Böyle bir politikanın tehlikeleri “insan hakları, hümanizm, din kardeşlerimiz, geleneksel misafirperverlik” mavallarıyla örtülemez, nitekim örtülememiştir. Farklı sağlık, eğitim, kültür, sosyal gereksinim, kültür, dil, gelenekten gelen insan topluluklarının doğal yollardan ve kendiliğinden birbirine uyum sağlayacaklarını sanmak veya savunmak saf dillilikten öte bir aymazlık hatta art niyet taşır.

Üç milyonluk bir nüfusu göçe zorlayan bir savaşın yükü, sınır komşuluğundan öte hukuku olmayan bir ülkenin, Türkiye’nin sırtına yüklenmiştir. Oysa sorun küreseldir ve çözüm küresel çapta aranmış olmalıydı. Özcesi şudur; sorunun sebepleri, boyutları, emperyalizmin Ali-Cengiz oyunları ne olursa olsun, ülkemize can havliyle sığınan mültecileri günah keçisi ilan etmek en hafif deyimiyle ırkçılıktır.

Bilmek için müneccim olmaya gerek yok, bugün trafik ışıklarında dilenen 6- 12 yaş çocuklar, on yıl sonra boğazlarına kadar uyuşturucu ticaretine, fuhuşa, hırsızlık ve cinayet şebekelerine batmış olacaklar. Nedir, Alman Neonazilerinin “Turken Raus” veya “Auslander Raus” sloganlarının analoğu olan “Suriyelileri istemiyoruz” zırıltısı, önümüzdeki yıllarda başımıza gelecek olan şiddet dalgasını önlemediği gibi daha da arttıracaktır. Toplumbilimin kuralları şaşmaz bir ibre gibi aynı noktayı işaret eder: Nefret dili ve şiddet aynı kaynaktan beslenir ve biri diğerinin varoluş nedenidir.

Önce sosyal medyada başladı; “Suriyeli gençler üniversitelere sınavsız giriyor, hastanelerde özel hasta olarak bakılıyor, ilaç katkı payı vermiyorlar, ülkelerinde savaştan kaçtılar bizim ülkemizin deniz kenarlarında keyif sürüyorlar, Türk vatandaşı kimliği aldılar ve oy kullanıyorlar, hepsine bilmem kaç bin lira para veriliyor, kadınları taciz ediyor/hırsızlık yapıyorlar.”  Arkasını ırkçılığa dayayan nefret dili, doyma merkezi tahrip olmuş bir etobura benzer. Yiyecek bitinceye veya yemekten patlayıncaya kadar yemeyi sürdürür. Suriyeli kadınlar “Allah’ın emriyle” ve imam nikâhıyla satılmaya, Suriyeli çocuklar, erkekler ise ekmek parasına en pis işlerde çalıştırılmaya başlandı. Suriyeli pisti, tembeldi, kokuyordu, her türlü fitne fücur onlardaydı. Alman Neonazilerinin Türkler için uygun gördüğü tüm sıfatlar Suriyeli mülteciler için kullanıldı. Ardından Suriyelilerin oturduğu yerlere fiziksel saldırılar başladı; mahallenin namusunu, terbiyesini, güzelliğini, tertip ve düzenini, kendi halindeliğini “savunan” bıçkın delikanlılar taşlar, sopalar ve ateşle donanmış olarak sahneye çıktılar. Sanatçı, yazar, akademisyen bozuntusu kimilerinin “ülkemde Suriyeli istemiyorum” deyişleriyle ateş büyüdü, sosyal medyada Suriye düşmanı etiketler zirveye yükseldi.

Suriyeli hamile kadını ve yanındaki 10 aylık bebeği kim öldürdü? Ah, yakalandılar demek, suçlarını da itiraf etmişler, ağırlaştırılmış müebbet hapis onları bekliyor değil mi? Sahiden olayların böyle geliştiğine inanıyor musunuz? O zaman bir soru daha soracağım. Katilleri kim azmettirdi? Biliyorsunuzdur, bizim ceza yasamızda azmettiren de suçu işleyenle aynı cezaya çarptırılır. Üzgünüm, azmettirenler hiç yakalanamayacak, aramızda gezmeye devam edecekler. Kim mi onlar, biliyorsunuz, tanıyorsunuz onları. Yakalanan katilleri linç ederek, idamını isteyerek delilleri ortadan kaldırmak isteyenler, “Suriyeli mültecileri istemiyoruz, ülkelerine geri dönsünler, bir elleri balda bir elleri yağda bizim sırtımızdan geçiniyorlar, pisler, kokuyorlar, tembeller, korkaklar, aşağılıklar” diyerek Suriyeli mültecilere cephe alan herkes, hamile kadının ve on aylık bebeğin ölümünden sorumludur, azmettiricisidir. Haddizatında faşizm de, bu azmettirici zihniyetin iktidara gelmiş halidir.

ZUGZWANG

“Şunun şurasında pazartesiye ne kaldı”  diyor ve 11 Temmuz’u yani Dünya Nüfus Günü’nü bekliyordum. Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu yazmak için tam zamanıydı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) her yıl 11 Temmuz günü o yıl için bir tema belirler ve bu temaya yönelik farkındalık yaratmaya çalışır. Yakın geçmişte “yoksulluğun azaltılması ve üreme sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi” ve “kadına yönelik cinsiyet temelli şiddet” temalarını gündeme taşımıştı UNFPA.  2016 yılı için belirlenen tema 13-19 yaş grubunda yer alan “genç kızlara yatırım” olarak belirlenmiş… Hani şu Suriye’den gelen ve seks ticareti için yatırım gözüyle görülen 13-19 yaş kızları kastetmiyorlar elbette. Bulvar gazetelerinin üçüncü sayfası için bile sıradan olan kadın cinayetleri, “doğum kontrolü günahtır” diye buyrulan üreme sağlığı hizmetleri de bu temalara dâhil olmasa gerek. Dedim ya, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu pazartesiye saklamıştım, nedir; Cemil İpekçi ortalığa öyle bir laf kondurdu ki sosyal medya sallandı, sallanıyor.

“Vatanını satıp kaçmış üç milyon uyuzu bize taze kan diye sokuşturmaya çalışanlar var…”

cemil-ipekci-remzi-yi-hayatindan-cikardi-6528966_9377_o

Şimdi sorarım size, bu yazı 11 Temmuz’u nasıl beklesin,  bekleyemezdi, beklemedi.

Aklınca ve malum sebeplerle Cemil İpekçi’ye çok kızanlar, sevmeyenler bile hak vermişler bu sözüne.

“ne laf etmiş öyle.. Birçok kişiden daha adam vallahi.”

“Cemil İpekçi’nin ipne olması söylediği bu sözün doğru olduğu gerçeğini değiştirir mi?”

“Cemil İpekçi’den güzel tespit. Ak troller şu meselede bile ülkenin bir numaralı ibnesi kadar olamadınız”

“Ulan şu erkeğim diye piyasada dolaşan binlerce insandan daha çok erkeksin.”

Örnekler binlerce, İpekçi’ye hak verenler çok; her ne kadar onun Selanik’ten geldiğini iddia edenler veya atalarının 15. Yüzyılda İspanya’dan kaçtığını iddia ederek sözlerini samimiyetsiz bulanlar olsa da ayakta alkışlanmış İpekçi. “Vatanını satıp kaçan” ifadesi hemen her kesimden destek bulmuş. Türklerin asla kaçmayacağını ve son ferdine kadar savaşacağını iddia edenler ile gerçek Müslümanın düşmana sırtına dönmeyeceğini savunanlar el ele vermiş haldeler. Yandaş basın ise İpekçi’nin sözlerini “homoluk” üzerinden analiz etmiş. “Sen nereni sattın homo Cemil” manşetini atan Yeni Akit Gazetesi şu değerlendirmeyi yapıyor.

“Ahlaki değerlerden yoksun kalmış homo Cemil’in Suriye’deki Esed zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan mazlum Müslüman halka ‘Vatanını satmış 3 milyon uyuz’ diyerek saldırması sosyal medyada büyük tepki çekerken ‘Sen nereni sattın uyuz Cemil?’ sorusunu da beraberinde getirdi.”    

Sosyal medyadaki bir mesajın iddiasına göre,  “Biz Türkler vatanımızı bırakıp kaçmaz son kanımıza kadar savaşırdık”  diyenlere Cüneyt Arkın da katılmış.

“Savaştan kaçmış olan bir millete, tarihini savaşarak kanıyla yazmış bir milletin vatandaşlığı verilmez.”

Korkarım bu satırların yazarına IV. Yüzyıldaki Kavimler Göçü ve Hun Türkleri hakkındaki fikri sorulsa alacağımız cevap da “Malkoçoğlu benim” olacaktır.

Sosyal medya, Cemil İpekçi ve Cüneyt Arkın mesajlarıyla yetinir mi dersiniz? Dünya Nüfus Günü’ne günler kala “Suriyeliler gitsin” etiketi Twitter’ın ilk sırasına yerleşmiş; buram buram nefret dili sürünmüş, milliyetçiliğin bacakları ardına saklanmış faşistçilik oyunu gündeme hâkim olmuş durumda.

 “Savaştan kaçmak için değil, rahatça sevişebilmek için gelmişler adeta. İt gibi üremek ve dilenmekten başka vasfı olmayan #Suriyelilergitsin”

“Mülteciyken tavşan gibi üreyen Araplar TC vatandaşı olduğunda Türkler kendine yeni bir vatan aramaya başlasa iyi olur”

“Kendi ülkesine sahip çıkmayan, ne olduğunu bilmedigimiz, Avrupanın defettigi hertarafi cahillik olan ve bizden olmayan #Suriyelilergitsin”

Kanaatim odur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç milyon kişiye vatandaşlık vermeye falan niyeti yok, bir taşla kuş sürüsü avlama peşinde. Belki kalifiye bir minik azınlığa vatandaşlık verilmesi planlanıyor olabilir. Muhtemelen, bu desteksiz açıklama Suriyeli mültecilere bir umut kapısı aralayarak Avrupa’ya gitme isteklerini törpüleme amacı taşıyor, Avrupa ülkeleri daha şimdiden derin bir oh çekmiş olmalı. Gerçi bu şark kurnazlığı uzun süre işe yaramaz, nedir, amaç günü kurtarmak. TC, Avrupa’ya “domuzdan kıl kopartmak kârdır”  muamelesi yaptığını, sağlam pazarlık ettiğini sanıyorsa da elinde kalan bir avuç domuz kılından başka bir şey olmayacak. Nedir, en önemlisi şu; toplumun kendilerinden olmayana duyduğu nefret dili biraz daha bileniyor; hep unutuluyor, faşizm sabah kahvaltısını nefret diliyle yapar.

Bilmeyen kalmamıştır diyorum, bakıyorum hatalı ifadeler sürüyor. Süreci iyi anlamak için birbirinin yerine kullanılan göçmen, mülteci ve sığınmacı kavramlarının doğru bilinmesi oldukça önemli. Türkiye’ye gelen Ortadoğu kökenli kişiler mülteci statüsüne girmiyorlar. Çünkü Türkiye 1951 tarihli Cenevre antlaşmasına “coğrafi sınırlama” ile taraf olduğundan sadece Avrupalıları mülteci statüsüne kabul ediyor. Ya Suriyeliler, onlar misafir veya sığınmacı olarak tanımlanıyor. Türkiye yaptığı bu “ince kurnazlıklar” ile hem Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü arttıracağını umut ediyor hem de bir gün tüm sığınmacıları “evlerine geri gönderebilme”  olanağını elinde tutmak istiyor. Üç milyon sığınmacı karşılığında Avrupa’dan alacağı milyarca Euro’nun hayallerini kuranlara Şair Eşref’in hicivleri gerekli. Emin olun, Eşref, kimin elinde ne kalacağını usulünce anlatırdı.

Peki, ne olacak şimdi? Kendini “ortanın solunda” etiketleyenlerin bile Suriyeliler konusu açıldığında, en yalın haliyle hümanizmin bile altına indikleri, içlerinde uyuyan ırkçı yanlarını açığa çıkardıkları ayan beyan ortada. Aralarında barınan teröristler, her kavşaktaki dilenciler, seks ticareti, uyuşturucu; dünya kurulalı beri olan bütün kötülüklerin müsebbibi Suriyeliler. Onlar giderse müreffeh ve nezih yaşamlarımıza geri döneceğiz. Tabii onları asgari ücretin çok altında, sigortasız çalıştıranlar, 12-13 yaşlarındaki kızlarına sarkanlar ve satmaya çalışanlar, onları can yeleksiz uydurma teknelerle Akdeniz’de boğulmaya terk edenler ve daha niceleri de onlarla birlikte gitmeli. Böyle olmaz, olamaz… Türkiye bu saatten sonra Ortadoğu krizini “çok iyi yönetse” bile, yakın bir gelecekte Suriyelilerin evlerine dönecekleri boş bir hayalden ibaret. Referandum yapılarak hepsinin sınır dışı edilmesini isteyenler de var, bunu isteyen kişiler gerçekte ne istediklerini farkındalar mı acaba. Açıkça yazıyorum, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıya.

Zugzwang, bu sözcüğü bilmeyenler için kısaca açıklayayım; zugzwang bir satranç terimidir: Oyunun herhangi bir aşamasında hamle yapma sırası gelen oyuncunun hamle yapma zorunluluğu nedeniyle oyunu kaybetmesidir. Oyuncu bir hamle yapmak zorundadır ve yapacağı hamle ne olursa olsun oyunu kaybedecektir. Hamle yapmak zorunlu olmasa, mesela “pas” denebilse ve rakibi hamle yapsa, oyunu berabere bitirecek hatta kazanabilecek. Ama yok, tüm seçenekler tükenmiş durumda, hamle yapacak ve oyunu kaybedecek.

DonnyGray1

Geldiğimiz noktada Türkiye zugzwang durumundadır ve sistem içi tüm seçenekler tükenmiş durumdadır. Kanımca, hangi hamle yapılırsa yapılsın, bu hamle hangi sistem partisi eliyle oynanırsa oynansın, oyun kaybedilmiştir, yaşanacak şiddet ve yoksulluk dalgası bu ülkeyi yutacaktır. Çözüm; sistem dışı, düzen dışı seçeneklerde aranmak zorundadır. Sınırların ve sınıfların olmadığı bir düzen hayali, geleceğimizin bağlı olduğu bu satranç tahtasını devirebilir.

Bu yazımı, yollarımızın ayrıldığı bir yazarın, Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde” kitabından bir satır ile noktalıyorum.

“bu sonsuz bir satranç, bu gece ve her gece oynarız.”